0 Yorum | 4 dk okuma süresi

Edebiyat, Kaçış Ve Gerçeklik

Kitaplar Hayatı Mı Gösteriyor, Hayatın Yerine Mi Geçiyor?


Edebiyat, Kaçış Ve Gerçeklik

Kurgu Ve Kaçış


Kurgu, insanı gerçeklikten kaçırdığı için değil, kaçışı gerçekliğin kendisi gibi gösterebildiği için tehlikelidir. Roman okuyan insan, acıyı deneyimlediğini sanır; oysa acı, metnin içinde güvenli bir biçime sokulmuştur.


Yoksulluk bir anlatıya, yabancılaşma bir karaktere, ölüm bir metafora dönüşür. Böylece gerçekliğin dayanılmazlığı, estetik olarak katlanılabilir hâle gelir. İnsan artık yaşamadığı şeyleri okuyarak yaşamış olur.


Tam da burada kurgu, eleştiri ile uyuşturma arasındaki belirsiz alana yerleşir.


Sanayi Toplumu Ve İkame Faaliyet


Kaczynski’nin Sanayi Toplumu ve Geleceği’nde ortaya attığı “ikame faaliyet” kavramı burada önem kazanır. Sanayi toplumu, insanın doğrudan hedeflerini elinden alırken ona yeni uğraşlar verir. İnsan özgür olduğunu düşünür; çünkü meşguldür.


Edebiyat da bu çelişkinin dışında değildir. İnsan, kendi hayatında değiştiremediği şeyi romanlarda değiştirebilir. Kendi yabancılaşmasını Kafka’da, kendi suçunu Dostoyevski’de, kendi anlamsızlığını Camus’de bulur. Böylece gerçek çatışma, estetik bir çatışmayla ikame edilir.


Sorun, edebiyatın yalan söylemesi değildir. Sorun, gerçeğin yerine yeterince güzel bir yalan koyabilmesidir.


Kafka’yı Okumak


Kafka, bürokrasiyi, görünmez iktidarı ve insanın sistem karşısındaki çaresizliğini gösterir. Fakat Kafka’yı okumak, insanı Kafka’nın dünyasından kurtarmaz.


Dava okunur, mahkeme anlaşılır; ertesi sabah insan yine aynı kurumun kapısından içeri girer. Böylece sistem, kendi eleştirisini bile tüketilebilir hâle getirir.


İnsan hapishanesini tanır. Fakat hapishaneden çıkmaz.


Dostoyevski Ve İçe Dönüş


Dostoyevski, insanı kendi içine gönderir. Raskolnikov suçunu, Yeraltı Adamı kendi bilincini, Karamazovlar Tanrı’yı sorgular. Fakat insan, bütün çatışmayı kendi içinde aramaya başladığında toplumsal çatışmanın kendisi görünmezleşebilir.


Sömürü, psikolojik bir probleme dönüşür. Yabancılaşma, kişisel bir eksiklik olur. Özgürlük ise kendini gerçekleştirme meselesine indirgenir.


Sistem böylece eleştirilmekten kurtulur; çünkü suç artık insanın dışındaki dünyada değil, insanın içindedir.


Borges Ve Gerçekliğin Kaybolması


Borges’te gerçeklik, metinlerin içinde çoğalır. Bir kitap başka bir kitabı, bir yazar başka bir yazarı üretir. Fakat sonsuz yorumun sonunda yorumlanan şey ortadan kaybolabilir.


İnsan, gerçekliği açıklamak için o kadar çok metin üretir ki sonunda gerçekliğin kendisine ulaşamaz. Gerçekliğin yerini onun hakkında konuşmak alır.


Bu, modern entelektüelin en incelikli yabancılaşmalarından biridir.


Oğuz Atay Ve Tutunamamak


Oğuz Atay’ın tutunamayan insanı sisteme yabancıdır. Ama yabancılık da bir kimliğe dönüştüğünde sistem bundan zarar görmez. Sistem, yalnızca itaatkârları değil, kendisine karşı çıkanları da tanımlayabilir.


Asi. Marjinal. Aydın. Tutunamayan.


İnsan, kendisini sisteme karşı olarak kurarken bile sistemin ona verdiği kategoriler içerisinde konuşabilir. Sistemin dışında olduğunu söylemek, sistemin dışında olmak değildir.


Le Guin Ve Başka Bir Dünya


Fakat kurgu yalnızca kaçış değildir. Le Guin’in dünyasında başka bir toplumun mümkün olduğunu düşünmek, mevcut toplumun zorunlu olmadığını fark etmektir.


Bu nedenle kurgu, iki karşıt ihtimali aynı anda taşır: Bizi gerçeklikten uzaklaştırabilir. Ya da gerçekliğin zorunlu olmadığını gösterebilir.


Sorun, kitabın kendisinde değil, okurun kitapla kurduğu ilişkidedir.


Adorno’nun Sorusu


Adorno açısından sorun, yalnızca ne okuduğumuz değildir. Okuduğumuz şeyin bizi nasıl bir özneye dönüştürdüğüdür. Kültür, tahakkümün karşısında durabilir; fakat kültür endüstrisi, tahakkümün eleştirisini bile bir tüketim nesnesine dönüştürebilir.


İnsan, sisteme karşı roman okur. Sistem, ona karşı okuyabileceği romanı da satar. Böylece muhalefet bile metalaşır.


Eleştiri tüketilir. Tüketilen eleştiri ise artık eleştiri olmaktan çıkmaya başlar.


Kurguyu Bırakmak Mı?


Bu nedenle mesele, “kurgu okumamalıyız” demek değildir. Mesele, kurgu okurken kendi hayatımızın yerine başkalarının hayatlarını koyup koymadığımızdır.


Kafka’yı okuyup Kafka’nın gösterdiği dünyada yaşamaya devam ediyorsak Kafka yalnızca bir kitap olmuştur. Dostoyevski’yi okuyup vicdanımız değişmiyorsa Dostoyevski yalnızca bir kültür nesnesidir. Adorno’yu okuyup kendi düşüncemizdeki tahakkümü göremiyorsak Adorno bile bir akademik süslemeye dönüşebilir.


Kitap bizi gerçekliğe geri göndermiyorsa gerçeklikten kaçışın daha incelikli biçimlerinden biri hâline gelir.


Belki de sorulması gereken soru şudur: Kurgu bize hayatı mı gösteriyor, yoksa hayatın yerine geçebilecek kadar güzel bir dünya mı kuruyor?


Ve kitabı kapattığımızda geriye şu soru kalıyor: Okuduğumuz hayatların yerine kendi hayatımızı ne zaman koyacağız?

 

Siya Jandar
"Ji Bo Dînozoran" adlı şiir kitabının yazarıdır.


Sitede yayımlanan yazılar ve içerikler, yazarların kişisel görüşlerini yansıtmaktadır; BanDor’un kurumsal bakış açısıyla aynı olmayabilir ve içeriklerin sorumluluğu yazarlara aittir, BanDor sorumlu tutulamaz.

0 Yorum

Bir Yorum Bırakın