Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Kemal Yıldırım’ın müzik yolculuğu nasıl başladı?
Müzikle tanışmam çocukluk yıllarıma uzanıyor. Müziğin hayatımın merkezine yerleşmesi ise gençlik dönemimde Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM) ile tanışmam sayesinde oldu. Benim için MKM yalnızca müzik yapılan bir kurum değildi; aynı zamanda düşünmeyi, üretmeyi ve sanata toplumsal sorumluluk bilinciyle yaklaşmayı öğrendiğim bir okul, bir akademiydi.
Bugün sanat anlayışımın temelini oluşturan birçok değeri orada kazandığımı söyleyebilirim. Bu nedenle müzik yolculuğumda bana yön veren birikimin önemli bir kısmını MKM’ye borçlu hissediyorum. Daha sonraki yıllarda klasik Batı müziği, caz ve çağdaş bestecilik alanlarında yaptığım çalışmalarla bu temeli geliştirmeye ve kendi müzikal dilimi oluşturmaya çalışıyorum.
Van’da yaşamak ve üretmek müziğinizi nasıl etkiliyor?
Van, benim ülkemin en güzel şehirlerinden biridir. Bu kadim coğrafyada yaşamak, toprağına ve kültürüne bağlı her sanatçının arzu edeceği büyük bir zenginliktir. Elbette üretim olanakları büyük metropoller kadar geniş olmayabilir; ancak kendi topraklarında üretmenin sağladığı düşünsel ve manevi güç bunun çok ötesindedir.
Bu coğrafya bana yalnızca ilham vermiyor; aynı zamanda kim olduğumu, nereden geldiğimi ve müziğimle ne anlatmak istediğimi sürekli hatırlatıyor. Bazen fiziksel imkânların sınırlı olduğu yerlerde zihinsel ve sanatsal üretim alanları çok daha fazla genişleyebiliyor. Ben de bu toprakların hafızasını ve sesini çağdaş bir müzik diliyle dünyaya taşımaya çalışıyorum.
Birçok şarkı ve albümde aranjörlük ve müzik yönetmenliği yaptınız. Bir eserin müzikal kimliğini oluştururken nelere dikkat ediyorsunuz?
Bir aranjörün ve müzik yönetmeninin görevi müziği süslemek değil, eserin karakterini ortaya çıkarmaktır. Teknik bilgi elbette önemlidir; fakat teknik, anlatının hizmetinde olduğu sürece anlam kazanır. Her düzenleme, eserin neden var olduğuna verilen sanatsal bir cevaptır.
Dengbêjlerin yoğun olduğu bu coğrafyada onları projelerinize dâhil etmeyi düşünüyor musunuz?
Kesinlikle. Dengbêjlik yalnızca bir gelenek değil, Kürt halkının ve Kürdistan’ın yaşayan arşividir. Benim hedefim bu mirası müzeye kaldırmak değil, çağdaş müzik üretiminin aktif bir parçası hâline getirmektir. Senfonik müzikten operaya, oda müziğinden film müziğine kadar birçok alanda dengbêjlik geleneğinin yeni ifade biçimleri kazanabileceğine inanıyorum.
Kürt müziği ile Batı müziğini ortaklaştırma fikri nasıl ortaya çıktı?
Ben bunu bir sentez olarak tanımlamıyorum. Çünkü sentez çoğu zaman iki kimliğin birbirini eritmesi anlamına geliyor. Benim ilgilendiğim şey, iki müzik kültürü arasında yaratıcı bir diyalog kurabilmek. Batı müziğinin teknik birikimi ile Kürt müziğinin hafızasını karşı karşıya değil, yan yana düşünmek gerektiğine inanıyorum.
Kürt müziğinin tek sesli yapısını çok seslilikle buluştururken hangi yöntemleri kullanıyorsunuz?
Benim yaklaşımım, tek sesli bir melodinin üzerine yalnızca akorlar yerleştirmekten ibaret değil. Öncelikle eserin ait olduğu modal yapıyı, melodik karakterini ve ifade dünyasını ayrıntılı biçimde analiz ediyorum. Çünkü Kürt müziğinin estetik gücü büyük ölçüde modal düşünceye, mikro melodik hareketlere ve melodinin kendi iç dinamiğine dayanır. Bu nedenle çok sesliliği, melodiyi dönüştüren değil, onun doğal yapısını görünür kılan bir unsur olarak ele alıyorum.
Bestecilik sürecinde kontrpuan, çağdaş armoni, orkestrasyon, ses katmanları (textural writing) ve renk odaklı yazım tekniklerinden birlikte yararlanıyorum. Özellikle paralel armonizasyon yerine bağımsız seslerin birbirleriyle kurduğu organik ilişkiyi önemsiyorum. Böylece her ses çizgisi kendi müzikal kimliğini korurken bütün yapı ortak bir ifade alanı oluşturuyor.
Ayrıca modal armoni, pedal sesler, drone kullanımı, heterofonik dokular, kontrollü disonanslar ve çağdaş seslendirme teknikleri benim için önemli araçlardır. Gerektiğinde fonksiyonel tonal armoniden uzaklaşarak modal merkezleri koruyan armonik alanlar oluşturmayı tercih ediyorum. Çünkü Kürt müziğinin karakteri çoğu zaman tonal çekimlerden çok modal çekimlerle açıklanabilir.
Orkestrasyon da bu yaklaşımın ayrılmaz bir parçasıdır. Ben orkestrayı yalnızca melodiyi çalan bir topluluk olarak değil, melodinin anlamını genişleten bir renk ve ifade organizması olarak görüyorum. Yaylı çalgılar, nefesliler ve geleneksel çalgılar arasında kurulan tını dengesi, melodinin taşıdığı duyguyu daha derin ve çok katmanlı hâle getirebiliyor.
Benim için çok seslilik bir amaçtan çok, bir ifade aracıdır. Asıl hedefim, Kürt müziğinin özünü oluşturan melodik hafızayı çağdaş bestecilik teknikleriyle zenginleştirerek onun estetik ufkunu genişletmektir. Dolayısıyla ortaya çıkan yapı ne tamamen Batı müziğinin kurallarına teslim olur ne de geleneksel müziği olduğu gibi tekrar eder. Amaç, iki farklı müzik düşüncesi arasında yaratıcı, saygılı ve organik bir diyalog kurabilmektir.
Bu süreçte Kürt müziğinin özgün yapısını korumak neden önemli?
Bu soruya yalnızca müzikal bir mesele olarak bakmıyorum; aynı zamanda kültürel, tarihsel ve estetik bir sorumluluk olarak görüyorum. Çünkü her müzik geleneği, onu var eden toplumun hafızasını, düşünme biçimini ve dünyayla kurduğu ilişkiyi içinde taşır. Kürt müziği de yüzyıllar boyunca sözlü kültür içinde gelişmiş; modal yapısı, melodik dili, ritmik çeşitliliği ve anlatı geleneğiyle kendine özgü, güçlü bir estetik oluşturmuştur. Bu özellikler yalnızca teknik unsurlar değil, aynı zamanda kolektif kültürel belleğin taşıyıcılarıdır.
Çok seslilik ya da orkestrasyon, geleneksel müziğin yerine geçmesi gereken bir anlayış değildir. Ben bunu, mevcut müzikal mirası daha geniş ifade olanaklarıyla yeniden yorumlama imkânı olarak görüyorum. Eğer bir müzik geleneği çağdaş tekniklerle buluşurken kendi melodik karakterini, modal düşüncesini, ifade biçimini ve kültürel hafızasını kaybediyorsa ortaya çıkan eser artık o kültürün doğal bir devamı olmaktan uzaklaşır. Dolayısıyla mesele yalnızca yeni bir armoni yazmak değil, müziğin kimliğini koruyarak ona yeni bir estetik ufuk kazandırabilmektir.
Dünya müzik tarihine baktığımızda Béla Bartók’un Macar halk müziğini, Jean Sibelius’un Finlandiya’nın müzikal hafızasını ve Alberto Ginastera’nın Arjantin folklorunu evrensel bestecilik anlayışıyla yeniden yorumladığını görüyoruz. Bu bestecileri önemli kılan şey, kendi kültürel köklerini terk etmeleri değil; tam tersine, o köklerden hareketle evrensel bir sanat dili geliştirebilmeleridir. Bence Kürt müziğinin geleceği de benzer bir perspektifle şekillenmelidir.
Benim hedefim Kürt müziğini Batı müziğine benzetmek değil; Kürt müziğinin kendi estetik kimliğini koruyarak çağdaş bestecilik literatürü içinde görünür ve üretken bir yere ulaşmasına katkı sunmaktır. Çünkü gerçek evrensellik, farklılıkları ortadan kaldırmakla değil, her kültürün kendi özgün sesiyle insanlığın ortak sanat mirasına katkıda bulunabilmesiyle mümkündür. Bir müzik geleneği ancak kendi kimliğini koruyabildiği ölçüde dünyaya yeni ve özgün bir söz söyleyebilir.
Sanatçılarla ortak çalışmalarda dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
İyi bir ortaklık, egoların değil fikirlerin buluştuğu yerdir. Ben hiçbir zaman sanatçıyı kendi estetik anlayışıma benzetmeye çalışmam. Önce onun dünyasını anlamaya çalışırım. Çünkü gerçek müzik yönetmenliği, sanatçının potansiyelini açığa çıkarabilme sanatıdır.
Kürtçe bir eseri oda orkestrasıyla yeniden yorumlama fikri nasıl gelişti?
Kürt müziğinin yalnızca halk müziği repertuvarı içinde değil, oda müziği ve çağdaş klasik müzik repertuvarı içinde de yer alması gerektiğini düşündüm. Böylece eserler yalnızca korunmuş olmuyor, yeni estetik bağlamlarda yeniden yaşamaya devam ediyor.
Chamber String Orchestra çalışmanızda dinleyiciyi nasıl bir müzikal dünya bekliyor?
Dinleyiciyi, melodinin ön planda olduğu; yaylı çalgıların renkleriyle derinleşen, sade fakat yoğun bir ifade dili bekliyor. Bu çalışma, geçmişe duyulan nostaljinin ötesinde, kültürel hafızanın bugünün estetik anlayışıyla yeniden kurulabileceğini anlatıyor.
Kürtçe hazırladığınız armoni ve kompozisyon alanındaki eğitim içerikleriyle nasıl bir kaynak oluşturmayı amaçlıyorsunuz?
Benim temel amacım, yalnızca armoni ya da bestecilik öğretmenin ötesinde, Kürtçenin çağdaş müzik teorisinin üretildiği ve tartışıldığı akademik dillerden biri hâline gelmesine katkı sunmaktır. Bugün müzik teorisi literatürünün büyük bölümü İngilizce, Almanca, Fransızca ya da İtalyanca gibi dillerde üretiliyor. Oysa bir dilin gerçek anlamda gelişebilmesi, her alanda olduğu gibi bilim, sanat ve akademik üretimle de doğrudan ilişkilidir. Müzik teorisi de bunun önemli alanlarından biridir.
Bu nedenle armoni, orkestrasyon, kontrpuan, modal düşünce ve çağdaş kompozisyon tekniklerini Kürtçe anlatmayı yalnızca bir çeviri faaliyeti olarak görmüyorum. Ben bunu, Kürtçede müzik terminolojisini geliştiren, yeni kavramlar üreten ve gelecekte yapılacak akademik çalışmalara zemin hazırlayan bir bilgi üretim süreci olarak değerlendiriyorum.
Diğer yandan bu çalışmalar, genç müzisyenlerin kendi ana dillerinde düşünmelerine ve üretmelerine de imkân tanıyor. Çünkü müzik teorisi yalnızca teknik kurallardan oluşmaz; aynı zamanda bir düşünme biçimidir. İnsan en derin şekilde kendi diliyle düşünebilir ve üretebilir. Dolayısıyla ana dilde müzik eğitimi, teknik öğrenmenin ötesinde yaratıcı düşüncenin gelişmesi açısından da büyük önem taşır.
Uzun vadede hedefim, Kürtçede armoni, kontrpuan, orkestrasyon, form analizi ve çağdaş bestecilik yöntemlerini kapsayan kapsamlı bir akademik kaynak oluşturmak; yeni kuşak bestecilerin, eğitimcilerin ve araştırmacıların yararlanabileceği kalıcı bir literatüre katkı sunmaktır. Bana göre kültürü ve dili korumanın en etkili yollarından biri, onu yalnızca icra etmek değil; aynı zamanda bilimsel olarak araştırmak, kavramsallaştırmak ve gelecek kuşaklara güçlü bir akademik birikim olarak aktarabilmektir.
Kürt müziğinde çok sesliliğin ve orkestral çalışmaların geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Kürt müziğinin önümüzdeki yıllarda yalnızca bölgesel bir müzik olmanın ötesine geçerek dünya müzik repertuvarının üretken bir parçası hâline gelebileceğine inanıyorum. Elimizde güçlü bir melodik miras, zengin modal yapılar, farklı ritmik gelenekler ve yüzyıllar boyunca oluşmuş büyük bir sözlü kültür birikimi var. Bunlar, çağdaş bestecilik açısından son derece değerli ve özgün bir potansiyel sunuyor.
Ancak bu dönüşüm yalnızca eser sayısının artmasıyla gerçekleşmez. Gerçek gelişim; nitelikli bestecilerin yetişmesi, akademik müzik eğitiminin güçlenmesi, orkestraların çoğalması, yeni repertuvarların üretilmesi ve bu eserlerin uluslararası sahnelerde seslendirilmesiyle mümkün olacaktır. Aynı zamanda bu süreç; araştırmacılar, eğitim kurumları, kültür politikaları ve sanatçılar arasında uzun soluklu bir iş birliğini de gerektiriyor.
Ben çok sesliliği, geleneksel Kürt müziğinin alternatifi olarak görmüyorum. Tam tersine, onun ifade alanını genişleten yeni bir estetik imkân olarak değerlendiriyorum. Buradaki temel mesele Batı müziğini taklit etmek değil; Kürt müziğinin kendi modal düşüncesini, melodik kimliğini ve anlatı geleneğini çağdaş kompozisyon teknikleriyle yeniden yorumlayabilmektir. Çünkü evrensel sanat benzeşmekten değil, özgünlükten beslenir.
Benim hayalim, gelecekte yalnızca Kürt ezgilerinin orkestralar tarafından seslendirilmesi değildir. Asıl hedef; Kürt kültürel hafızasından beslenen yeni senfonilerin, operaların, oda müziği eserlerinin, film müziklerinin ve özgün kompozisyonların dünyanın önemli konser salonlarında ve festivallerinde repertuvarın doğal bir parçası olarak yer almasıdır. Bence gerçek başarı, bir kültürün kendi sesini kaybetmeden insanlığın ortak müzik mirasına kalıcı eserler kazandırabilmesidir.
Önümüzdeki dönemde hangi çalışmalar üzerinde yoğunlaşacaksınız?
Şu anda oda orkestrası projeleri, senfonik eserler, opera ve film müzikleri ile Kürt müzik mirasını çağdaş bestecilik teknikleriyle yeniden yorumlayan uluslararası projeler üzerinde çalışıyorum. Nihai hedefim yalnızca eser üretmek değil; Kürt müziğinin dünya klasik müzik repertuvarında doğal ve saygın bir yer edinmesini sağlayacak kalıcı bir bestecilik geleneğinin oluşmasına katkıda bulunmaktır.
0 Yorum