0 Yorum | 5 dk okuma süresi

Suskunluğun Bedeli

"Bir Toplumun Trajik Çöküşü"


Suskunluğun Bedeli

 Çöküşün Başladığı Yer: Kanıksamak

Bir ülke bazen bir gecede çökmez. Çöküş, çoğu zaman daha sessiz ve daha sinsi ilerler. İnsanlar yoksulluğu görür, adaletsizliği yaşar, israfı ve yolsuzluğu duyar, öfkelenir, konuşur, sonra ertesi gün hayatına kaldığı yerden devam eder. Bir süre sonra dün kabul edilemez olan, bugünün sıradanlığına dönüşür. Asıl çöküş belki de tam burada başlar. Toplum, başına gelenleri kanıksamaya başladığında...

 

 

Aynı Ülkede İki Ayrı Hayat

Türkiye'de artık aynı anda iki ayrı hayat büyüyor. Bir tarafta temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan, borçla yaşayan, geleceğini hesaplayamayan milyonlar var. Diğer tarafta servetin, lüksün ve gösterişli tüketimin giderek daha fazla sergilendiği bir hayat. Aynı ülkenin içinde birbirine değmeden yaşayan iki farklı gerçeklik oluşuyor. Bu uçurum büyürken toplumun itiraz gücü aynı hızla büyümüyor. İnsanlar giderek düzene karşı çıkmaktan çok düzenin içinde kendilerine bir çıkış yolu arıyor.

 

 

Ortak Mücadeleden Kişisel Hayatta Kalmaya

Bunun arkasında yalnızca korku yok. Yorgunluk, ekonomik bağımlılık, güvencesizlik ve yıllar içinde yerleşen çaresizlik duygusu da var. İnsan kirasını, borcunu, çocuğunun eğitimini ve yarınını düşünürken ortak bir mücadeleye zaman ve güç ayırmakta zorlanıyor. Daha derinde ise değişimin mümkün olduğuna dair inanç aşınıyor. “Bu düzen neden böyle?” sorusunun yerini “Ben bu düzenin içinde nasıl ayakta kalırım?” sorusu alıyor. Toplumsal sorunlar böylece ortak bir mücadele alanından çıkıp kişisel hayatta kalma meselesine dönüşüyor.

 

 

Gençliğin Geleceğini Kurtarma Telaşı

En çarpıcı kırılma gençlikte görülüyor. Türkiye'de politikleşme yalnızca üniversitelerde başlamadı. Liselerde de örgütlenen, tartışan, bildiri hazırlayan, okulda ve sokakta söz söyleyen gençler vardı. Bugün ise gençlerin önüne daha lise sıralarından itibaren sınav, puan, sıralama, diploma, iş bulma ve mümkünse yurtdışına çıkma hesabı konuyor. Genç insanın topluma müdahale etme arzusu, kendi geleceğini kurtarma telaşının altında eziliyor. Örgütlenme alanlarının daralması, siyasal baskı ve ekonomik güvencesizlik de buna eklendiğinde yalnızca siyasetten uzaklaşmış bir gençlik ortaya çıkmıyor. Birlikte hareket etme duygusu da zayıflıyor.

 

 

Çocukların Ölümü Bile Yetmiyorsa

Üstelik artık mesele yalnızca ekonomik ya da siyasal bir çöküşü konuşmak da değil. Okulların içinde çocuklar öldürülüyor. 15 Nisan'da Kahramanmaraş'ta bir okul saldırısında öğretmen ve öğrenciler hayatını kaybetti. 6 Ekim'de Başakşehir'de bir ortaokulda bıçaklı saldırı gerçekleşti, bir öğrenci öldü, yedi öğrenci yaralandı. Haberler birkaç gün konuşuluyor, açıklamalar yapılıyor ve hayat yeniden kaldığı yerden devam ediyor. İşte tam burada insanın aklına daha ağır bir soru geliyor. Çocuklarımızın okullarda öldürülmesi bile ortak bir toplumsal itiraz yaratmaya yetmiyorsa, bizi neyin sarsması gerekiyor?

 

 

Fransa'da Liselilerin İtirazı

Tam karşısında Fransa var. Bugünlerde lise öğrencileri, okullarındaki öğretmen eksikliğini, kötü fiziki koşulları ve eğitim sistemindeki eşitsizlikleri protesto etmek için yüzlerce okulda eylem yapıyor. Hareket Paris çevresinden başlayıp ülke geneline yayıldı, öğrenciler okulları bloke etti, öğretmenler ve veliler de eylemlere katıldı. Üstelik talepleri hayatlarını kurtarmakla ilgili en temel güvenlik sorunlarından bile ibaret değil. Daha iyi bir eğitim istiyorlar. Daha iyi koşullar istiyorlar. Seslerinin duyulmasını istiyorlar.

 

 

Ortak İtiraza Dönüşemeyen Acı

Türkiye'de ise çocuklarımız okul kapısından içeri girerken güvende olacak mı diye düşünmek zorunda kalıyoruz. Buna rağmen toplumun büyük bölümü kendi hayatını kurtarma telaşından çıkıp ortak bir itiraz kuramıyor. İşte asıl çelişki burada. Fransa'da lise öğrencileri eğitim koşulları için sokağı doldururken, Türkiye'de okulda çocuğunu kaybeden ailelerin acısı çoğu zaman kişisel bir trajedi olarak kalıyor.

 

 

Birbirine Bağlanamayan Öfkeler

Belki de görünmeyen çöküş tam olarak budur. İnsanların öfkelenmeyi bırakması değil, öfkelerinin birbirine bağlanamaması. Çocukların ölümü, yoksulluk, adaletsizlik, güvencesizlik ve gençlerin geleceksizliği ayrı ayrı yaşanıyor. Oysa hepsi aynı toplumsal zeminin parçaları. Bir toplum bunları tek tek izleyip her defasında kendi evine çekiliyorsa, sorun yalnızca iktidarların ne yaptığı değildir. Toplumun birlikte itiraz etme kapasitesi de sorgulanmalıdır.

 

 

Biz Ne Zaman İtiraz Etmeyi Unuttuk?

Fransa'da liseliler okul kapılarını kapatıp sokağa çıkıyor. Türkiye'de ise çocuklar okul kapılarından içeri giriyor ve bazıları eve dönemiyor. Daha ne olması gerekiyor? Bir toplumun ayağa kalkması için çocuklarının ölmesi bile yetmiyorsa, artık sormamız gereken yalnızca “Neden kimse ayaklanmıyor?” sorusu değildir. Asıl soru şudur...Biz ne zaman itiraz etmeyi unuttuk?

Çocuklarımız okulda öldürülürken hala susabiliyorsak, bundan sonra bizi ayağa kaldıracak ne kaldı?

 

 

A.Ruken Yrt



Sitede yayımlanan yazılar ve içerikler, yazarların kişisel görüşlerini yansıtmaktadır; BanDor’un kurumsal bakış açısıyla aynı olmayabilir ve içeriklerin sorumluluğu yazarlara aittir, BanDor sorumlu tutulamaz.

0 Yorum

Bir Yorum Bırakın