Türkiye’de son yıllarda medyada yükselen yüzlere baktığımızda karşımıza hep aynı tablo çıkıyor. Bu tabloyu anlamak için ne büyük gazetecilik başarılarına ne de çarpıcı haberlere bakmak gerekiyor. Asıl belirleyici olan şey, hangi dili konuştuğunuz, hangi çerçevede durduğunuz ve neye hizmet ettiğiniz. Bu yüzden Mehmet Akif Ersoy, Ela Rümeysa Cebeci gibi isimler, tek başına bireysel kariyerler olarak değil, Türkiye’de medyanın nasıl bir yapıya dönüştüğünün örnekleri olarak tartışılıyor.
Gazetecilikten Temsile
Bugün birçok gazeteci, yaptığı işten çok neyi temsil ettiğiyle anılıyor. Ersoy da uzun süre, muhafazakar bir toplumsal kesimin medyadaki “makul”, “güvenilir” ve “ekran yüzü” temsilcilerinden biri olarak görüldü. Ama kamera arkasında ise işlerin hiçte öyle olmadığı yavaş yavaş ortaya çıktı. Bu temsil meselesi önemli. Çünkü temsil güç kazandıkça, gazetecilik geri plana düşüyor. Sorular azalıyor, risk alınmıyor, çizginin dışına çıkılmıyor. Karşılığında ise görünürlük, pozisyon ve kalıcılık geliyor.
Neden Hep Aynı İsimler Yükseliyor?
Türkiye’de medya artık rekabetçi bir alan değil. Kapalı bir sistem gibi çalışıyor. İçeride kalmanın şartı çok basit: Uyumlu olmak. Bu uyum iş hukuğu üzerinden değil güçlere uymaktan geçiyor. Bu sistemde yükselen isimler: tartışma yaratmayan, sistemi zorlamayan ve rahatsız edici sorular sormayan kişiler oluyor. Bu da bir kişisel başarı hikayesi değil; yapısal bir tercih.
Ahlak Anlatısı ve Çatlak
Muhafazakar medyanın uzun süre dayandığı güçlü bir söylem vardı: “Biz farklıyız.” Daha temiz, daha ilkeli, daha ahlaklı olduklarını iddia eden bir duruş. Bu yüzden kamuoyuna yansıyan yasaklı madde kullanımı iddiaları, hukuki yönü bir yana, sembolik olarak bu anlatıda ciddi bir çatlak yarattı. Tepki de buradan doğdu. İnsanlar bir kişiye değil, anlatının kendisine bakarak soruyu sordu.
“Medya mı narkolaştı. Narko mu medyalaştı”
Korunan Alanlar ve Kaynaklar
Bu tür kişiliklerin hızlı yükselmesi kadar, eleştiriden görece korunmaları da dikkat çekiyor. Medya içindeki hiyerarşi, kendi ürettiği isimleri kolay kolay tartışmaya açmıyor. Eleştiri çoğu zaman dışarıdan geliyor; içeride ise sessizlik hakim oluyor. Bu da medyayı güçlendirmiyor, tam tersine kırılganlaştırıyor.
Asıl Mesele Kişiler Değil, Sistem
Altını çizmek gerekiyor: Sorun bir gazetecinin ne yaptığı ya da yapmadığı değil. Sorun, bu gazetecilerin neden ve nasıl bu kadar merkezi hale getirilip daha sonra bir anda tepeden aşağı yuvarlanışları. Bugün Türkiye’de medya; cesareti değil güveni, soruyu değil uyumu, gazeteciliği değil temsili ödüllendiriyor. Bu düzen değişmedikçe, benzer hikayeleri konuşmaya devam edeceğiz. Ve belki de en temel soru şu olacak:
Gazetecilik nerede bitti, ve başlayan neyin temsili?
0 Yorum