gazete

bandor

yükleniyor
0 Yorum | 12 dk okuma süresi

Dijital Medyada Suni Nasyonalizm

"Konforlu Alandan Sanal Yıkım”


Dijital Medyada Suni Nasyonalizm



Kürt toplumu, tarihsel süreç boyunca Ortadoğu coğrafyasındaki küresel hegemonya
savaşlarının, bölgesel güç mücadelelerinin ve sınır ötesi askeri müdahalelerin merkezinde
yer almıştır. Günümüzde Rusya-Ukrayna savaşı, İsrail’in bölgesel hamleleri, Suriye iç
savaşı, Amerika Birleşik Devletleri, İran ve Irak’ın müdahaleleriyle derinleşen kaos, dört
parça Kürdistan’da yaşayan Kürtleri son derece ciddi existential (varoluşsal) risklerle karşı
karşıya bırakmaktadır. Ancak bu büyük jeopolitik tehditlerin ve güvenlik krizlerinin yaşandığı
bir dönemde, toplumsal enerjinin dışsal dinamiklere karşı ortak bir refleks geliştirmek yerine,
kendi içsel parçalanmalarına ve sanal mecralarda üretilen mikro-gerilimlere harcandığı
gözlemlenmektedir.

Bu paradoksal iç yönelimin en belirgin yansıması, internet ve sosyal medyanın kontrolsüz
kullanımıyla şekillenen "dijital milliyetçilik" ve "suni nasyonalizm" dalgasıdır. Geleneksel
enformasyon akışının ve kurumsal yapıların zayıflamasıyla birlikte, kamusal tartışmalar
milyonlarca sosyal medya kullanıcısının anlık reaksiyonlarına ve dezenformasyon
kampanyalarına teslim olmuştur. Bilgiye ulaşmada sosyal medyanın birincil kaynak haline
gelmesi, beraberinde manipülatif ve teyitsiz içeriklerin hızla yayılması riskini getirmiştir.
Araştırmalar, sosyal medyadaki farklı görüşlerle karşılaşma sıklığının toplumsal bir uzlaşı
üretmekten ziyade, aksine siyasal ve toplumsal kutuplaşmayı daha da keskinleştirdiğini ve
ayrışmayı derinleştirdiğini ortaya koymaktadır. Kürt toplumsal alanında son dönemde
gözlemlenen kafa karışıklığı, belirsizlik ve derin umutsuzluk hissi, bu dijital tahribatın ve suni
kutuplaştırmanın doğrudan bir sonucudur.

 


"Suni Nasyonalizm" ve Sosyal Medyadaki Maskeli Akıl Tutulması
Sanal ortamda kontrolsüz ve teyitsiz içerikler üzerinden yürütülen tartışmalar, özünde hiçbir
kurumsal veya teorik derinliği olmayan, "suni" bir milliyetçilik dalgası yaratmıştır. Bu dalganın
öncülüğünü yapan ve toplumu ajite eden maskeli ya da dezenformasyon odaklı kişilikler,
Kürtlerin tarihsel hafızasına, kurumsal değerlerine, liderlerine ve partilerine karşı pervasızca
bir saldırı kampanyası yürütmektedir. Söz konusu manipülatif aktörler, hedef aldıkları kişi
veya kurumların geçmişindeki birkaç ufak tefek pratik hatayı veya eksikliği sürekli olarak
ısıtıp kamuoyunun önüne getirmekte, ancak buna karşılık toplumsal sorunlara yönelik hiçbir
rasyonel çözüm önerisi sunmamaktadır.


Bu durum, duygusal bütünlükten tamamen kopmuş, kontrolsüz, sığ ve hakaret odaklı bir
topluluğun doğmasına yol açmıştır. Özünde hiçbir sahici Kürdi veya insani değer taşımayan
bu kitleler, tutarsız bir reaksiyonerlikle hareket etmektedir. Bir gün göklere çıkardıkları, baş
tacı ettikleri bir ulusal veya kültürel figürü, ertesi gün söylediği iki kelime veya attığı tek bir
adım üzerinden anında afaroz edebilmekte, hakaret ve küfürlerle değersizleştirebilmektedir.
Bu kontrolsüz güruh, yapıcı bir ulusal inşa sürecine katkı sunmak bir yana, Kürtlerin onlarca
yıldır ağır bedeller ödeyerek oluşturduğu ortak toplumsal ve kültürel hafızayı bilinçli veya
bilinçsiz bir şekilde tahrip etmektedir.

 

 

Uzak Mesafe Milliyetçiliği ve Diasporik Konforun Yarattığı Sorumsuzluk
Sanal mecralarda yürütülen bu yıkıcı tartışmaların sosyolojik kökenlerini analiz etmek için
siyaset bilimci Benedict Anderson’ın literatüre kazandırdığı "uzak mesafe milliyetçiliği"
(long-distance nationalism) kavramına başvurulmalıdır. Anderson, göçmenlerin ve
sürgündeki toplulukların anayurtlarındaki milliyetçi hareketlerle kurdukları ilişkiyi incelerken,
bu milliyetçilik türünün coğrafi olarak uzakta yaşanan ancak zihinsel olarak anayurt toprağına
bağlanan bir kimlik pratiği olduğunu savunur.


Uzum mesafe milliyetçiliğinin dijitalleşmesiyle birlikte iki temel sapma alanı ortaya
çıkmaktadır: "hesap verilemezlik" ve "araçsal işlev". Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde kendi
yüksek konfor alanlarında yaşayan, herhangi bir yasal yaptırıma, ekonomik zorluğa veya
fiziki güvenlik tehdidine maruz kalma riski sıfır olan diasporik bireyler, anayurttaki siyasi ve
askeri çatışmaları adeta birer dijital gösteri gibi tüketmektedir. Gerçek yaşamda hiçbir somut
mücadele vermeyen, bedel ödemeyen ve toplumsal üretime katkı sunmayan bu kişiler, Batı
demokrasilerinin sağladığı özgürlük alanını birer "hesap sorulamaz" zırh gibi kullanmaktadır.
Her önüne düşen sosyal medya paylaşımının altına toplanarak yıkıcı, yıpratıcı ve
hakaretamiz yorumlarla "Sözde Kürdistanilik" ve "Kurdicilik" taslayan bu kitleler, aslında
yalnızca kendi kimliksel sıkışmışlıklarını ve diasporik suçluluk psikolojilerini tatmin etmeye
çalışmaktadır. Anayurtta yaşayan insanların doğrudan hayatını etkileyen hayati krizleri dijital
ekranlar üzerinden kışkırtan bu sorumsuz yaklaşım, toplumsal dayanışmayı dinamitlemekte
ve ortak hafızayı çürütmektedir.

 

 

Ulusal Kurtuluş Mücadelelerinde İçsel Bölünmeler: Tarihsel Emsaller
Kürt toplumsal ve siyasal alanında yaşanan bu içsel parçalanma, sanal dezenformasyon
üzerinden gelişen nifak ve tarihsel hafızaya yönelik pervasız saldırılar, dünya tarihindeki
diğer ulusların bağımsızlık ve özgürlük mücadelelerinde de benzer patolojilerle ortaya
çıkmıştır. Tarihsel emsaller incelendiğinde, dışsal baskıların en yoğun olduğu anlarda dahi
toplulukların kendi içlerinde nasıl derin hiziplere bölündüğü ve sürgündeki elitlerin
tutarsızlıklarıyla nasıl boğuştuğu açıkça görülmektedir.

 

 

Polonya "Büyük Göçü" (Wielka Emigracja) ve Sürgünün Entelektüel Kırılganlığı
1830-1831 Kasım Ayaklanması'nın Rusya İmparatorluğu tarafından kanlı bir şekilde
bastırılmasının ardından Polonya’nın askeri, siyasi ve entelektüel seçkinleri kitlesel olarak
Fransa’ya göç etmiştir. "Büyük Göç" (Wielka Emigracja) olarak anılan bu süreç, Polonya
devletinin haritadan silindiği bir dönemde ulusal kimliği canlı tutmayı amaçlasa da
sürgündeki siyasi aktörler arasında derin ve yıkıcı hiziplere yol açmıştır. Prens Adam Jerzy
Czartoryski etrafında kümelenen muhafazakarlar ile Joachim Lelewel liderliğindeki radikal
demokratlar arasında bitmek bilmeyen suçlamalar yaşanmıştır. Demokratlar muhafazakarları
ayaklanmanın başarısızlığından ve köylülere toprak verilmemesinden sorumlu tutarken;
muhafazakarlar da sol kanadı anarşizmle suçlamıştır. Sürgündeki bu hizipler, anayurt
topraklarındaki gizli örgütlenmeleri kendi ideolojik çizgilerine çekmek için sürekli müdahale
etmiş, bu durum Polonya içindeki direniş hatlarını zayıflatmıştır. Ancak bu siyasi
parçalanmaya rağmen Adam Mickiewicz, Juliusz Słowacki ve Frédéric Chopin gibi ulusal
barlar ve sanatçılar, siyasi kavgaların ötesine geçerek ortak bir edebi ve sanatsal bellek inşa
etmeyi başarmışlardır.

 

 

İrlanda İç Savaşı (1922-1923): Silah Arkadaşlığından Kardeş Katline
İrlanda’nın Birleşik Krallık’a karşı yürüttüğü bağımsızlık mücadelesinin ardından 1921 yılında
imzalanan Anglo-İrlanda Antlaşması, İrlanda milliyetçi hareketini (Sinn Féin ve IRA) ortadan
ikiye bölmüştür. Antlaşmayı savunan Michael Collins ve Arthur Griffith liderliğindeki
"Pro-Treaty" (antlaşma yanlısı) cephe ile İrlanda’nın tam bağımsız bir cumhuriyet olmasını
savunarak İngiliz Kralı’na sadakat yeminini reddeden Eamon de Valera liderliğindeki
"Anti-Treaty" (antlaşma karşıtı) cephe arasında kanlı bir iç savaş patlak vermiştir. Dün omuz
omuza işgalci güce karşı savaşan eski silah arkadaşları, antlaşmanın getirdiği uzlaşma
maddeleri üzerinden birbirlerini anında "vatan hainliği" ve "işbirlikçilikle" suçlayarak
katletmeye başlamıştır. Bu iç savaş, İrlanda toplumunun duygusal bütünlüğünü parçalamış,
binlerce insanın ölümüne yol açmış ve adanın bölünmüşlüğünü kalıcı hale getirmiştir.

 

 

Cezayir Kurtuluş Mücadelesi (FLN) ve İç-Dış Liderlik Çatışmaları
Fransa’ya karşı yürütülen Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nda (1954-1962) Ulusal Kurtuluş
Cephesi (FLN), dışarıdan tek bir gövde gibi görünse de kendi içinde acımasız güç
mücadelelerine ve tasfiye hareketlerine sahne olmuştur. Savaş boyunca Cezayir dağlarında
bilfiil savaşan "içerideki" kadrolar (Wilayalar) ile Tunus ve Fas’taki konforlu güvenli
bölgelerde konuşlanmış olan, askeri ve lojistik gücü elinde tutan "dışarıdaki" kadrolar (Col.
Houari Boumediene liderliğindeki ALN sınır ordusu) arasında derin bir uçurum oluşmuştur.
Bağımsızlığın kazanılmasının hemen ardından dışarıdaki sınır ordusu, sürgündeki geçici
hükümetin (GPRA) sivil ve siyasi liderliğini askeri darbeyle tasfiye etmiştir. Ahmed Ben
Bella’yı iktidara taşıyan ve ardından onu da deviren bu askeri vesayet geleneği, Cezayir’in
demokratik bir cumhuriyet olma şansını daha doğuş aşamasında yok etmiştir.

 

 


Kürt Klasiklerinin Birlik Feryadı ve Nifaka Karşı Tarihsel Uyarıları
Kürt tarihindeki iç çekişmeler, ittifaksızlık ve ortak bir stratejik akıl geliştirememenin getirdiği
yıkıcı sonuçlar, Kürt edebiyatının ve entelektüel tarihinin kurucu figürleri tarafından yüzyıllar
öncesinden en çıplak haliyle teşhis edilmiştir.

Ehmedê Xanî ve "Bêittifakî" (İttifaksızlık) Teşhisi
17. yüzyılın büyük filozofu ve şairi Ehmedê Xanî, Mem û Zîn adlı klasik mesnevisinin
önsözünde (dîbace) Kürt beyliklerinin ve aşiretlerinin kendi aralarındaki nifak ve
ittifaksızlık halini en sert sözlerle eleştirmiştir. Xanî, Kürtlerin askeri kabiliyetlerine,
cömertliklerine ve cesaretlerine rağmen neden bir devlet kuramadıklarını ve komşu
imparatorlukların boyunduruğu altına girdiklerini sorgular. Bu duruma karşı feryadını
şu dizelerle dile getirir:


"Ger dê hebûya me padîşahek
Laîq bidiya Xwedê kulahek
Te'yîn bibûwa ji bo wî textek
Zahir vedibû ji bo me bextek
Xalib nedibû li ser me ev Rûm
Nedibûye xirabeyî ev her du herêm".


Xanî, Kürtlerin bir otorite altında birleşememesi durumunda topraklarının yabancı güçlerin
çiğnediği harabelere dönüşeceğini belirtir. Kürtlerin kendi aralarında bir ittifak kurması
halinde dış güçlerin kendilerine galip gelemeyeceğini, aksine bilimi, hikmeti, dini ve devleti
tamamlayacaklarını savunur. Onun bu tarihsel uyarısı, bugünkü dijital platformlarda
yürütülen ve toplumu içten içe çürüten sanal nifak hareketlerine karşı en güçlü tarihsel
yanıttır.

 

Mîr Celadet Alî Bedirxan: Siyasi Yenilgilerden Çıkarılan Kültürel Dersler
Bedirhan Beyliği'nin son mîrasçılarından olan Mîr Celadet Alî Bedirxan’ın yaşamı ve
mücadelesi, siyasi savrulmalar ve yenilgiler karşısında bir aydının alması gereken yapıcı
tavrın en somut örneğidir. Gençlik yıllarında Osmanlı’nın dağılış sürecine tanıklık eden,
ardından Kürt aşiretlerinin birliğini sağlamak için yoğun çabalar harcayan Celadet Bedirxan,
bu süreçlerin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından derin bir özeleştiri sürecine girmiştir.
Şeyh Said isyanının bastırılması, Ararat Cumhuriyeti girişiminin yenilgiyle sonuçlanması ve
bölgesel devletlerin Kürt varlığını inkar eden politikaları karşısında Celadet Bedirxan, askeri
ve siyasi savrulmaların ötesinde kalıcı bir kale inşa etmek gerektiğine karar vermiştir.
Sürgünde, Şam’da, son derece kısıtlı imkanlarla ve ağır ekonomik zorluklarla boğuşarak
çıkardığı Hawar ve Ronahî dergileriyle Kürt dilbilimi ve edebiyatında bir devrim
gerçekleştirmiştir. Celadet Bedirxan, Kürt aydınlarının kendi aralarındaki siyasi hırsları, klik
çatışmalarını ve sığ tartışmaları bir kenara bırakarak dil ve kültür kalesini tahkim etmeleri
gerektiğini savunmuştur. O, Kürtlerin kurtuluşunun ancak kendi dillerini ve ortak kültürel
hafızalarını korumakla mümkün olabileceğini belirtmiştir. Bugün konforlu alanlarından sanal
trol ağları üzerinden yıkım üretenlerin aksine Celadet Bedirxan, ömrünün son yıllarında bir
çiftlikte amelelik yapmak zorunda kalmış ancak ortak hafızaya ve ulusal değerlere yönelik
saygısını ve yapıcı entelektüel duruşunu asla bozmamıştır.


Kürt Sanatında Kurumsallaşma, Telif Krizleri ve Ticarileşme İddiaları
Sanal dünyadaki kontrolsüz nasyonalizm ve manipülatif dezenformasyon dalgasının güncel
yansımalarından biri, Kürt müziğinin bilinen figürleri ile tarihsel öneme sahip müzik
prodüksiyon kolektifleri arasında yaşanan telif hakları ve fonogram devri tartışması olmuştur.
Bu tartışma, hukuki bir uyuşmazlık zemininden çıkarak; sosyal medyada tarihsel hafızanın,
kurumların ve bireysel emeklerin pervasızca hırpalandığı, tarafların hızla afaroz edildiği
kamusal bir karmaşaya dönüşmüştür.


"Konforlu Alandan Sanal Yıkım”
Telif haklarının iadesi talebiyle başlayan süreç, sanatçılar ile geçmişin zorlu koşullarında
üretim yapmış kurumlar arasında derin bir çatlağı gün yüzüne çıkarmıştır. Bir taraf, dijital
platformlardaki mevcut işleyişin sanatçının emeğini sömürdüğünü ve modern hukuk
standartlarının gerisinde kaldığını savunarak sert bir dil kullanırken; diğer taraf, 1990’ların
baskı ve yasak dönemlerinde Kürtçe müzik üretmenin ve arşiv oluşturmanın devasa bir risk
olduğunu, bu mirasın korunmasının ticari değil, tarihsel bir sorumluluk taşıdığını
vurgulamaktadır. Tartışmanın "belgeler üzerinden etik bir diyalog" yerine "kamusal linç"
zeminine kayması, taraflar arasındaki güveni tamamen zedelemiştir.

Kürt sanat dünyasının önde gelen isimleri ise konuyu şu perspektiflerle değerlendirmektedir:

● Denge Arayışı: Ne kurum fetişizmi yaratılmasına ne de sanatçının tamamen
dokunulmaz olduğu iddiasına gerek olduğu belirtilmektedir. Kurumların geçici, ancak
temsil ettikleri hafızanın kalıcı olduğu vurgulanarak, ortak değerleri rencide
etmeyecek hak arama yöntemlerinin esas alınması çağrısı öne çıkmaktadır.

● Yapısal İlişki Biçimi: Sorunun sadece teliften ibaret olmadığı, "kurum içi" yapılar ile
bağımsız yeni oluşumlar arasındaki yapısal ilişki biçiminin tıkanmış durumda olduğu
ifade edilmektedir. Kültürün "atalardan kalan yanmış bir bahçeye" benzetildiği bu
görüşte, bahçeyi dışlayıcı yaklaşımlarla kurutmak yerine, ona renk katan herkesi
kucaklayan yeni bir dilin inşası gerektiği savunulmaktadır.

● Kurumsal Meşruiyet: Sanatçıların hak arayışının meşruluğu teslim edilmekle
birlikte, bu taleplerin kurumsal meşruiyeti toptan hedef alan bir karalamaya
dönüşmesinden duyulan endişe dile getirilmektedir. Özellikle yasaklı dönemlerin
yükünü çeken kurumlara sahip çıkılması gerektiği vurgulanmaktadır.

● Toplumsal Birlik: Enerjinin kişisel kavgalara veya profesyonel sözleşme
uyuşmazlıklarına değil, toplumsal birliğe ve ulusal değerlere hizmet edecek
çalışmalara yönlendirilmesi gerektiği hatırlatılmaktadır.


Kişisel Menfaatler, Ticarileşme ve Hafıza Kıyımı Riski
Sanatçıların emeklerinin karşılığını talep etmesi en meşru haktır. Ancak bu taleplerin dile
getiriliş biçimi ve kullanılan popülist retorik, toplumsal hafızayı aşındırabilmektedir. 90’lı
yılların en karanlık günlerinde, dilin ve sanatın varlık mücadelesini bir direnç pazarı olarak
ören kurumları, bugünün serbest piyasa standartlarıyla toptan yargılamak tarihsel bir
yanılgıdır.

Bireysel menfaatleri koruma güdüsüyle hareket ederken, Kürt kültür mücadelesinin onlarca
yıllık kurumsal emeğini değersizleştirme noktasına varan tutumlar, kamuoyunda haklı bir
kaygı yaratmaktadır. Sanatçıların bağımsızlığı savunulmalı; ancak bu, kurumları kriminalize
eden ve toplumu yeni kaos dalgalarına sürükleyen bir popülizme alet edilmemelidir.
Kürt toplumsal ve kültürel alanında derinleşen ayrışmalar, sanal ortamda örgütlenen suni
nasyonalizm ve ortak hafızaya yönelik saldırılar, dijital çağın yarattığı enformasyon kirliliğinin
bir sonucudur. Kürtlerin enerjisini kendi içindeki suni kavgalara, manipülatif içeriklere ve
sanal linçlere harcaması tarihsel bir akıl tutulmasıdır. Avrupa’nın konforlu alanlarından
yönlendirilen bu dijital afaroz mekanizmaları, yalnızca kolektif direnci zayıflatmaktadır.
İrlanda’dan Cezayir’e kadar pek çok tarihsel örnekten çıkarılması gereken ders; içsel nifakın
ve kurumsal hafıza yıkımının, en büyük dış baskılardan bile daha kalıcı zararlar verdiğidir.
Sonuç olarak; sanatsal ve telif odaklı uyuşmazlıklar modern hukukun, şeffaflığın ve etik
ilkelerin gerektirdiği şekilde çözülmelidir. Ancak bu süreçler işletilirken, ne sanatçıların hakkı
sömürülmeli ne de Kürt halkının emekle ördüğü kurumlar popülist hırslarla yok edilmelidir.
Ortak değerlere sahip çıkarken adalet ve hukuku elden bırakmamak, tarihsel varoluş
mücadelesini geleceğe taşıyacak yegane yoldur.
 

Serdar Yiğit
Özel sektör ve kamuda birçok projede yer almış, uzun yıllar MKM’de kültür ve sanat çalışmalarında bulunmuştur. Tarih, din ve teknoloji üzerine araştırmalar yapmaktadır.


Sitede yayımlanan yazılar ve içerikler, yazarların kişisel görüşlerini yansıtmaktadır; BanDor’un kurumsal bakış açısıyla aynı olmayabilir ve içeriklerin sorumluluğu yazarlara aittir, BanDor sorumlu tutulamaz.

0 Yorum

Bir Yorum Bırakın