0 Yorum | 3 dk okuma süresi

Sinema, İktidar ve Temsil

“Egemen Anlatının Gerçeği Yeniden Üretme Biçimi”


Sinema, İktidar ve Temsil

 

Kahramanlığın Ürettiği Hafıza ve Görünmeyen Yıkım
İnsanlığın en büyük sorunlarından biri, gördüğü ve duyduğu şeyleri, onlara nasıl sunulduğunun etkisiyle yüceltmesi ya da mahkum etmesidir. İnsan, çoğu zaman hakikatin kendisine değil, onun estetik biçimine teslim olur. Bu yüzden anlatı, gerçeğin önüne geçer; temsil, yaşanmış olanı gölgede bırakır.

Bunu neden söylüyorum? Homeros’u okuyanlar bilir ki, İlyada ve Odysseia yalnızca kahramanlık destanları değildir. O destanlarda kahramanlarla birlikte, kahramanlığın ürettiği ölüm, yıkım ve toplumsal çöküş de anlatılır. Fakat insanlık, yıkımı değil; yıkımın içinden çıkarılmış kahramanları hatırlamayı tercih eder. 
Truva Savaşı bunun en güçlü örneklerinden biridir. Binlerce insanın ölümüne neden olan bir felaket, zamanla Akhilleus’un cesaretine, Odysseus’un zekasına indirgenmiştir. Böylece savaşın gerçek mağdurları tarihin dipnotlarına çekilirken, kahramanlar uygarlığın hafızasına kazınır. Hafıza artık acıyı değil, acının estetikleştirilmiş temsilini taşır.

 

 


Simülasyon, İktidar ve Gerçeğin Yeniden Üretimi 
Jean Baudrillard’ın simülasyon kavramı tam da burada önem kazanır. Baudrillard’a göre modern dünyada gerçek, yerini onun yeniden üretilmiş görüntüsüne bırakır. Artık insanlar savaşın kendisini değil, savaşın kahramanlıkla süslenmiş simülasyonunu tüketir. Gerçek ölümler görünmez olurken, madalyalar, marşlar ve destanlar görünür hâle gelir. Sonunda temsil, gerçeğin yerine geçer; hatta ondan daha gerçek kabul edilir. 


Michel Foucault ise iktidarın yalnızca yasaklayan değil, aynı zamanda hakikati üreten bir mekanizma olduğunu söyler. Neyin tarih olacağına, kimin kahraman, kimin suçlu, kimin kurban sayılacağına iktidarın kurduğu söylem karar verir. Bu yüzden tarih, yalnızca yaşanmış olayların kaydı değil; aynı zamanda iktidarın hafızayı örgütleme biçimidir. Gilles Deleuze açısından ise düşünmek, hazır imgeleri tekrar etmek değil, onları parçalayarak yeni düşünme imkânları üretmektir. Kahraman figürü, çoğu zaman düşüncenin önüne konulmuş bir temsildir.

O temsil sorgulanmadıkça savaşın gerçek yüzü de görünmez. Çünkü temsil, çoğu zaman hakikati açıklamaz; onu örter. Christopher Nolan kuşkusuz çağımızın en yetenekli sinema anlatıcılarından biridir. Ancak sineması, çoğu zaman savaşın politik ve ekonomik nedenlerinden çok, bireysel kahramanlığı görünür kılar. Böylece izleyici, savaşın nedenlerini değil, savaşın estetik deneyimini hatırlar. Görüntü, gerçeğin yerini alır; sinema bazen savaşın eleştirisini değil, onun simülasyonunu üretir.

 

 

Sinema, Estetik Şiddet ve Egemen Anlatının Gücü 
Egemen anlatının dilinde savaşın mağduru çoğu zaman yine egemenlerdir. Çünkü bu dilde egemenler savaş başlatmaz; yalnızca kendilerini savunurlar.
Bu anlatı tekrarlandıkça gerçek, temsil tarafından yutulur. Hafıza, yaşanmış olanı değil; iktidarın yeniden kurguladığı geçmişi taşımaya başlar. Estetik şiddet, sinema aracılığıyla düşünce dünyasında her zaman yeni yollar ve kanallar bulur. 

Dünya sinemasının büyük çoğunluğu, sermayenin tekelinde gelişen bir alandır. 
Bu hakimiyet elbette masum değildir. Kahramanlık, çoğu zaman egemenin istediği doğrultuda gelişir. Yani sinema, masum göründüğü gibi bir alan değildir. Çağımızdaki en büyük sanatsal simülasyon alanlarından biridir.  
 

Siya Jandar
"Ji Bo Dînozoran" adlı şiir kitabının yazarıdır.


Sitede yayımlanan yazılar ve içerikler, yazarların kişisel görüşlerini yansıtmaktadır; BanDor’un kurumsal bakış açısıyla aynı olmayabilir ve içeriklerin sorumluluğu yazarlara aittir, BanDor sorumlu tutulamaz.

0 Yorum

Bir Yorum Bırakın