“Irmağının akışına ölürüm Türkiye’m” diyenler bu vahşete dur diyemiyor.
Varto’da planlanan jeotermal enerji projesinin, bölge topraklarının en az üçte birini etkileyeceği belirtiliyor. Tarım ve hayvancılıkla geçinen köyleri kapsayan proje; su kaynakları, meralar ve biyoçeşitlilik üzerinde ciddi tahribat riski barındırıyor. Farklı dönemlerde çeşitli müdahalelerle zaten yıpratılmış olan bölgede, yeni projenin etkilerinin daha da ağır olacağı vurgulanıyor.
Daha önce Cudi, Gabar ve Lice’de yaşanan yıkımın izleri şimdi Varto’da görülürken, bölge halkı yaşam alanlarını korumak için mücadele ediyor. Sürecin halkın rızası olmadan ilerletilmesi, doğayla birlikte kültürel ve toplumsal yaşamı da tehdit ediyor.
“Doğayı talan ederek ona yalnızca ekonomik değer atfedersek felaketi kaçınılmaz kılarız” diyen Av. Kısmet Gedik, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı için mücadelenin süreceğini vurguluyor.
Editör: Sema Özpolat
“ÇED raporu ve proje kararları bölge halkının haberi ve izni olmadan ilerledi. Bu süreç nasıl yürütüldü, siz (bölge halkı) ne zaman ve nasıl haberdar oldunuz? Peki, bu süreci adil ve şeffaf buluyor musunuz?”
Sürecin şeffaf olmadığı; projenin geldiği nokta, halkın verdiği tepki ve duyduğu endişe ile açıkça görülmektedir. Bununla birlikte ilgili mevzuattaki düzenlemelere baktığımızda, idari işlemlerin idare tarafından ilgililere açık ve anlaşılır biçimde duyurulma ve bu işlemlere karşı idari yollara veya dava yoluna başvurmalarına olanak sağlama amacını taşıdığını görürüz.
Zira Anayasa madde 125'e göre: "İdarî işlemlere karşı açılacak davalarda süre, yazılı bildirim tarihinden başlar." İdari Yargılama Usulü Kanunu madde 8'de de: "Süreler; tebliğ, yayın veya ilan tarihini izleyen günden itibaren işlemeye başlar." şeklinde düzenlemeler yer almaktadır. Açıkça görüleceği üzere idari işlemlerde yazılı bildirim esastır. Ancak bölge halkı ve ilgili köy muhtarlıklarından edindiğimiz bilgilere göre projeye dair işlemlerde yasada öngörülen bu durumlara yer verilmemiş; bölge halkı süreçten hem çok geç hem de tesadüfi haberdar olmuştur.
Köy halkı ile hiç konuşulmadan, yaşam alanınızı doğrudan etkileyecek böyle bir karar alınmasına nasıl bakıyorsunuz?
Projenin, başından karar alma süreçlerine kadar görünür bir şekilde yürütülmemesi büyük bir sorun. Projeye yönelik rızası olmamakla birlikte, bu durum bölge halkının endişelerini daha da artırıyor. Proje faaliyetlerinin yapılacağı bölgede yaşayanlar tarım ve hayvancılıkla geçinen insanlardır. Emek veren, üreten ve bunu yaparken de toprağını, suyunu, ağacını koruyan, bölgesini kalkındıran; toprağıyla, hayvanıyla, suyu ile bağ kurmuş, doğasını yücelten insanlardır. Buradaki insanlardan bu değerleri alırsanız, onların özüne zarar vermiş olursunuz.
Bölgedeki halkın temel geçim kaynaklarından olan büyükbaş ve küçükbaş hayvancılık ile arıcılık için su kaynakları, mera ve otlaklar, çayırlar, yaylalar büyük bir öneme sahiptir. Bu kaynakların ve alanların yok edilmesi, bölgedeki hayvancılığın da yok edilmesi demektir. Tarım için de aynı durum söz konusu. Sondaj faaliyeti sırasında kullanılacak akışkanların sızması halinde yer altı ve yer üstü sularında bulunan kimyasallarda bozulma meydana gelecek, temiz su kaynakları kirlenecek ve toprağın doğal yapısı bozulacaktır. Sadece tarım ve hayvancılık değil, tüm ekosistem doğrudan tehdit altında kalacaktır. Bu, yaşamdan vazgeçmek demektir.
Yer bilimcilere göre bu sondajlar deprem fay hatlarını tetikleyebilir. Ki zaten Varto-Karlıova hattı bir deprem bölgesi. Bölge halkı olarak bu konuda endişeli misiniz?
Jeotermal kaynak arama sondaj çalışmalarının Kuzey Anadolu Fay Hattı ile Doğu Anadolu Fay Hattı'nın kesiştiği noktada planlanması, uzmanların da belirttiği üzere deprem riskini artırabilir. Ne yazık ki Varto, öncesinde 1946 ve 1966 depremlerinin acı tecrübesini yaşamış ve büyük kayıplar vermiştir. Fay hatları üzerinde jeotermal faaliyetlerin yapılması bölgenin yer altı dengesini bozup sismik hareketliliği, dolayısıyla depremselliği tetikleme riskini taşımaktadır. Elbette proje alanının fay hattı üzerinde olması ve bilimsel verilerin de bu riskleri işaret etmesi hepimizi endişelendiriyor.
Bu projeyi yapanlara ve onay verenlere ne söylemek istersiniz? Projenin hayvancılık ve tarım üzerindeki etkileri nelerdir?
Bu tür projeler; bölgenin ekosistemi başta olmak üzere tarım ve hayvancılığı, inanç merkezlerini, kültürel yapıyı, kısacası bir bütün olarak yaşam alanlarını doğrudan etkilemektedir. Bölgede yaşayan insanların geçim kaynağının başında hayvancılık gelmektedir. Bu bölge orman, mera ve tarım alanlarıyla, su kaynaklarıyla hassas bir bölgedir. Büyükbaş ve küçükbaş hayvancılığın yanı sıra arıcılık faaliyetleri de yapılmaktadır.
Hayvancılık demek; temiz su kaynakları, çayır ve mera alanları, yaylalar, otlaklar demektir. Proje alanlarının su kaynaklarına yakınlığı ciddi risk oluşturmakta; suyun ve havanın kirlenmesi, otlakların tahrip edilmesi, yaban hayvanlarının, ormanların ve bitki çeşitliliğinin zarar görmesi bir bütün olarak tüm canlıların yaşamını tehdit etmektedir. Bu nedenle biyoçeşitliliğin, yaban hayatının, su kaynaklarının ve ormanların korunması; gelecek nesillere bu mirasın bırakılması hepimizin sorumluluğundadır.
“Neden Varto? Neden devlet jeotermal santrallerini bu kadar çok önemsiyor ve dayatıyor sizce?”
Jeotermal enerji elde edilebilecek alanlar; tektonik bölgelerdeki jeotermal kaynakların, yani çeşitli mineral ve gazların barındırdığı sıcak sulardan oluşan alanlardır. Dolayısıyla proje faaliyetinin yapılacağı bu alanın yüksek sıcaklık taşıyan jeotermal alan olduğu tespit edilmiş ve bu alan proje alanı olarak kullanıma sunulmuştur. Ancak bölge halkının projeye tepkisi büyük; zira dayatılan bu proje ile doğanın talan edilmesi, bölgenin doğal ve kültürel yapısıyla birlikte yok edilmesi, yaşam alanlarının ellerinden alınarak göç etmeye zorlanmaları söz konusu.
“Bu bölge zaten birçok açıdan tahrip edilmişken, bir de bu projenin getirilmesini siz nasıl değerlendiriyorsunuz?”
"Dünyanın kurtuluşu doğanın özgür halinde saklıdır." Denk geldiğim bu sözle başlamak istiyorum. Doğayı esir almak aslında insanlığı, geleceği esir almak demektir. Doğayı talan ederek, ona sırf ekonomik değer atfederek, onu yıpratarak kurtuluşu değil felaketi getiririz. Doğa ile savaş halinde olmadan, doğayı temel alan bir planlama ile ekolojik dengeyi sağlayabilir ve sağlıklı bir çevrede yaşayabiliriz. Bu hem bir hak hem de sorumluluğumuzdur.
Anayasamızın 56. maddesi; herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğunu, çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemenin devletin ve vatandaşların ödevi olduğu hükmünü içermektedir. Dolayısıyla sağlıklı bir çevrede yaşama hak ve sorumluluğu Anayasa ile güvence altına alınmışken, bu hakkın kullanılmasına engel olan durumların ortadan kaldırılmasını istiyoruz.
Son olarak Cahit Sıtkı Tarancı'nın şu dizeleriyle bitirelim: "Memleket isterim; gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun; kuşların çiçeklerin diyarı olsun." Dizelerde geçen bu memleket, aslında Varto halkının ve doğa savunucusu olan herkesin istediği bir memleket. Bizler de yeşil, temiz ve yaşanabilir bir memleket istiyoruz; buna dair mücadelemiz ve umudumuz var.
0 Yorum