Botan coğrafyası (Şırnak, Cizre, Beytüşşebap, Uludere, Eruh, Siirt/Sert) ile Hakkâri havzası (Çölêmerg, Çelê/Çukurca, Gever/Yüksekova, Şemzînan/Şemdinli), Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun jeopolitik, etno-dinsel ve sosyo-politik açıdan en karmaşık alanlarından birini oluşturmaktadır. 19. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nun uyguladığı merkeziyetçilik politikaları, otonom mirliklerin tasfiyesi, aşiretsel konfederasyon içi dengelerin değişimi, gayrimüslim nüfusun kademeli olarak alandan silinmesi ve Cumhuriyet dönemine devreden askeri-siyasi ayaklanmalar bölgenin demografik ve toplumsal dokusunu yeniden şekillendirmiştir. Bölgenin sarp dağlık topografyası, Irak ve İran sınır hatlarıyla birleştiğinde hem jeopolitik bir sığınak hem de sınır ötesi nüfuz yayma alanı işlevi görmüş; bu durum toplumsal yapının biçimlenmesinde doğrudan belirleyici olmuştur.
Sosyo-Politik Örgütlenme ve Aşiret Mimarisi: Ertuşî ve Pinyanişî Konfederasyonları
Hakkâri ve Botan coğrafyasındaki toplumsal örgütlenmenin omurgasını geleneksel aşiret konfederasyonları ve bu yapılanmaların mirlik idareleriyle kurduğu dönemsel ittifaklar oluşturmaktadır. Bölgedeki güç dengesi tarihsel olarak iki ana konfederasyon etrafında şekillenmiştir: Sol Kanat (Baskê Çep) olarak tanımlanan Ertuşî konfederasyonu ve Sağ Kanat (Baskê Rast) olarak adlandırılan Pinyanişî konfederasyonu. Tarihsel kökeni 639 yılında bölgeye ulaşan Müslüman Arap akınları dönemindeki Hakariyye idari yapısına ve Hakkâri Emirliği’nin yönetim stratejilerine dayanan bu ikili düzen, 12 Ertuşî oymağı ile 12 Pinyanişî oymağının birleşmesinden doğmuştur. Hakkâri Emirliği döneminde Sağ Kanat’ı oluşturan Pinyanişî aşiretleri idari merkezi ve mirin otoritesini desteklerken, Sol Kanat’ı oluşturan Ertuşî aşiretleri mire karşı daha özerk veya muhalif bir konumda durmuştur.
Bu ikili sosyo-politik yapılanma sadece Müslüman Kürt aşiretleriyle sınırlı kalmamış, bölgenin kadim dağlı Hristiyan topluluğu olan Nasturileri de kapsayan köklü bir ittifak ağı üretmiştir. Hakkâri sancağındaki en nüfuzlu ve kalabalık Nasturi grubu olan Tiyari Nasturileri, Sol Kanat’ta yer alarak Ertuşî konfederasyonu ile hareket etmiş; nüfus ve güç bakımından ikinci sırada yer alan Tuhup Nasturileri ise Sağ Kanat’ta Pinyanişî konfederasyonu ile ittifak kurmuştur. Bu durum, bölgedeki tarihsel çatışma ve kamplaşmaların sırf dinsel ayrışmalardan ziyade, konjonktürel aşiretsel ve siyasal dengeler üzerinden yürüdüğünü belgelemektedir.
Pinyanişî konfederasyonu bünyesinde Çukurca, Yüksekova, Soma-Selmas, Xaniyan, Doskî, Oramar, Doyan, Sılehî ve Nerwe olmak üzere dokuz ana aşiret yapılanması barınmaktadır. Bu gruptan Pinyanişî aşireti yoğun olarak Çukurca, Yüksekova ve Hakkâri merkezde varlık gösterirken; Doskî ve Oramarî aşiretleri Yüksekova çevresinde konumlanmıştır. Satî, Dırî ve Dorskî aşiretleri yine Yüksekova havzasında yerleşikleşirken; Herkî ve Gerdî aşiretleri
Şemdinli hattından Batı İran’a kadar uzanan sınır bölgesinde faaliyet yürütmüştür. Botan ile Hakkâri arasındaki geçiş bölgesinde yer alan Goyan aşireti ise Hakkâri merkez, Beytüşşebap, Uludere ve Şırnak havzasında geniş bir alana yayılmıştır.
Bölge aşiretlerinin temel ekonomik dayanağı yarı-göçebe hayvancılık olduğundan, hayvancılığın gerektirdiği otlak ve su kaynaklarını kontrol etme ihtiyacı yarı-göçebeliği zorunlu kılmıştır. Bahar aylarında yüksek yaylalara (Faraşın, Lalezan, Cilo, Sat yaylaları) çıkan aşiretler, kış aylarında daha korunaklı olan vadi tabanlarına ve kışlaklara çekilmiştir. Bu mevsimsel hareketlilik, aşiretlerin mekânsal sınırlarını çizerken komşu aşiretler ve dinsel azınlıklarla sık sık arazi ve otlak çatışmalarının yaşanmasına da zemin hazırlamıştır.
Mirliklerin Tasfiyesi ve Otorite Boşluğu: Bedirhan Bey, Nurullah Bey ve Yezdan Şer Dönemi
19. yüzyılın ortalarına kadar Botan (Cizre merkezli) ve Hakkâri bölgeleri, Osmanlı idaresine vergi ve lüzumu halinde asker vererek iç işlerinde özerk kalan Mirlikler tarafından yönetilmiştir. Botan Emiri Bedirhan Bey ve Hakkâri Emiri Nurullah Bey, bölgenin en güçlü feodal aktörleri olarak öne çıkmıştır. Sultan II. Mahmud döneminde başlatılan ve Tanzimat Fermanı ile ivme kazanan Osmanlı merkeziyetçilik politikaları, bu otonom yapıları doğrudan hedef almıştır.
Bedirhan Bey, 1839 Nisip Savaşı sonrasında Osmanlı idaresinin bölgede maruz kaldığı otorite zafiyetinden yararlanarak nüfuzunu Van, Musul, Urmiye, Şavcbulak ve Diyarbakır’a kadar yaymıştır. Kars ve Acaristan Beyi Kör Hüseyin ile Ardalan Emiri’nin de dahil olduğu geniş bir Kürt emirlikleri ittifakı kuran Bedirhan Bey, fiili bir bağımsızlık alanı yaratmıştır. Ancak 1843-1846 yılları arasında Hakkâri ve Botan dağlarında yaşanan Nasturi olayları (Tiyari Çatışmaları), bu sürecin en kanlı kırılma noktasını oluşturmuştur. Nasturilerin Bâb-ı Âlî ve Batılı misyonerlerin teşvikiyle vergi ödemeyi reddetmesi üzerine Bedirhan Bey ve Nurullah Bey bölgeye askeri harekât düzenlemiştir. Tarihe Tiyari Katliamı olarak geçen bu harekâtta binlerce Nasturi hayatını kaybetmiş, köyleri tahrip edilmiş ve ciddi bir nüfus dalgası yerinden edilmiştir.
Bu gelişmeler, İngiliz ve Fransız diplomasisinin Bâb-ı Âlî üzerindeki baskısını artırmasına ve Osmanlı ordusunun Botan üzerine yürümesine yol açmıştır. Akrabalarının (yeğeni Yezdan Şer) ihanetine de uğrayan Bedirhan Bey 1847 yılında teslim olmuş; önce Kandiye’ye (Girit), ardından Şam’a sürgüne gönderilmiştir. Bedirhan Bey’in tasfiyesinden kısa bir süre sonra, Kırım Savaşı’nın getirdiği askeri kargaşadan istifade eden Yezdan Şer, 1853-1855 yıllarında Hakkâri ve Botan genelinde Osmanlı yönetimine karşı geniş çaplı bir ayaklanma başlatmışsa da bu hareket de bastırılmıştır.
Mirliklerin ortadan kaldırılması bölgede hedeflenen idari düzeni sağlayamamış, aksine derin bir otorite boşluğu ve kargaşa ortamı doğurmuştur. Özerk mirlerin denetiminden çıkan aşiretler arasındaki arazi, otlak ve kan davaları mantar gibi çoğalmış; aşiret konfederasyonlarının büyük bölümü dağılmıştır. Asayişin ve hukuki korumanın çökmesiyle birlikte halk, sığınacak manevi bir liman arayışına girmiş ve bu durum Nakşibendî-Halidî şeyhlerinin toplumsal konumunu olağanüstü derecede güçlendirmiştir. Aşiretsel hiyerarşinin dışında duran ve kabileler arası arabuluculuk yapabilecek yegâne otorite haline gelen şeyhler, bölgenin yeni siyasal ve toplumsal önderleri olarak sahneye çıkmıştır.
Dinî ve Siyasal Uyanış Hattı: Şeyh Ubeydullah Nehrî Harekatı
Mirliklerin tasfiyesi sonrasında Hakkâri’nin Şemdinli ilçesine bağlı Nehri (Bağlar) köyünde konuşlanan Nehri Tekkesi, Nakşibendî-Halidî geleneğinin bölgedeki ana irşad ve siyaset merkezi haline gelmiştir. Mevlânâ Halid-i Bağdâdî’nin halifelerinden Şemdinanlı Seyyid Taha-yı Hakkâri’nin 42 yıl boyunca sürdürdüğü faaliyetler, oğlu Seyyid Ubeydullah Nehrî döneminde kitlesel bir ulusal harekete dönüşmüştür. Şeyh Ubeydullah, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) sırasında Bâb-ı Âlî’nin talebiyle Süleymaniye’den Bayezid’e kadar olan geniş bir coğrafyadan 6.000’den fazla silahlı süvari toplayarak cepheye sevk etmiş ve bölgesel nüfuzunu kanıtlamıştır.
Savaş sonrasında Berlin Antlaşması’nın (1878) Ermeniler lehine ıslahat maddeleri içermesi ve Osmanlı-Kaçar devletlerinin sınır bölgelerindeki denetimsizliği, Şeyh Ubeydullah’ı bağımsız bir Kürt yönetimi kurma fikrine yöneltmiştir. 1880 yılının Haziran ayı sonunda Şemdinli’de ve ardından Nehri’de bölge Kürt ve Nasturi liderlerinin katılımıyla tarihteki ilk geniş kapsamlı Kürt kurultayı toplanmıştır. Ubeydullah, ilan ettiği ayaklanmayla Batı İran topraklarına (Urmiye, Mahabad, Hoy, Selmas) askeri seferler düzenlemiş, Kaçar ordularını bozguna uğratarak geniş bir alanı kontrol altına almıştır.
İngiliz konsoloslarına yazdığı mektuplarda Kürtlerin ayrı bir millet olduğunu ve kendi kendilerini yönetme hakkına sahip bulunduğunu vurgulayan Şeyh Ubeydullah, etno-dinsel motifleri harmanlayan modern Kürt milliyetçiliğinin ilk somut belgesini tarihe bırakmıştır. Ancak bölgesel bir Kürt devletinin varlığını kendi dış politikalarına aykırı bulan Osmanlı Devleti, Kaçar Hanedanlığı, Rusya ve İngiltere’nin ortak askeri ve diplomatik müdahalesi sonucu ayaklanma bastırılmıştır. Şeyh Ubeydullah Mekke’ye sürgün edilirken, oğlu Seyyid Abdulkadir ilerleyen yıllarda İstanbul’a dönerek Osmanlı Ayan Meclisi Reisliği ve Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanlığı yapacak, 1925 İstiklal Mahkemesi kararlarıyla idam edilene kadar Kürt siyasal hareketinin en önemli aktörlerinden biri olmayı sürdürecektir. Bu dönemde Osmanlı idaresi, bölgedeki misyoner faaliyetlerini ve Rus etkisini kırmak amacıyla 1880 yılında Hakkâri’yi müstakil vilayet yapmış, 1886’da ise kent merkezini Çölêmerg’den Başkale’ye taşımıştır.
Demografik Kırılmalar, Sürgünler ve Gayrimüslim Nüfusun Tasfiyesi
19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın başı, Siirt Sancağı (Siirt merkez, Eruh, Pervari, Şirvan, Garzan ve bugünkü Şırnak topraklarının bir kısmı) ile Hakkâri Sancağı genelinde radikal demografik altüst oluşların yaşandığı bir dönem olmuştur. Osmanlı nüfus tahrirleri ve vilayet salnameleri, bölgenin çok etnikli ve çok dinli yapısını net istatistiklerle ortaya koymaktadır.
Siirt Sancağı’nda 1878-1880 yılları arasında gerçekleştirilen sayımlarda 23.549 Müslüman ve 11.839 gayrimüslim olmak üzere toplam 35.388 erkek nüfus kaydedilmiştir. Gayrimüslim nüfusun 11.052’sini Gregoryen Ermeniler, 399’unu Keldaniler, 215’ini Katolikler ve 173’ünü Protestanlar oluşturmuştur. 1892 Bitlis Vilayet Salnamesi verilerine göre Siirt Sancağı merkezinde 18.979 kişi yaşarken; 1914 yılı genel sayımında Siirt Sancağı ve bağlı kazalarıntoplam nüfusu 86.463 Müslüman, 10.828 Ermeni, 4.356 Keldani, 3.642 Süryani ve 519 Protestan olmak üzere 105.808 kişiye ulaşmıştır.
Kaza bazında 1914 demografik dağılımı incelendiğinde; Siirt merkezde 27.649 Müslüman, 2.218 Ermeni, 1.549 Keldani, 775 Süryani ve 412 Protestan yaşamaktaydı. Eruh kazasında 22.677 Müslüman, 1.890 Ermeni, 954 Keldani ve 714 Süryani bulunmaktaydı. Pervari kazasında 6.415 Müslüman, 1.326 Ermeni ve 1.781 Keldani kayıtlıydı. Şirvan kazasında 15.181 Müslüman, 1.169 Ermeni ve 1.109 Süryani meskûndu. Garzan kazasında ise 14.541 Müslüman, 4.225 Ermeni, 1.044 Süryani, 107 Protestan ve 72 Keldani nüfus tespit edilmişti. Gayrimüslim topluluklar dinsel ve kültürel varlıklarını mektepler vasıtasıyla korumuş; örneğin 1892 yılında Siirt genelinde Ermenilere ait 11 mektepte 300 öğrenci, Keldanilere ait 3 mektepte 125 öğrenci ve Protestanlara ait 2 mektepte eğitim verilmekteydi.
I. Dünya Savaşı (1914-1918) sürecinde patlak veren çatışmalar, tehciron politikaları ve Rus-Osmanlı cephe hattındaki karşılıklı kıyımlar, bölgenin Hristiyan nüfusunu neredeyse tamamen tasfiye etmiştir. Hakkâri, Çukurca, Yüksekova ve Şemdinli havzasında yaşayan binlerce Nasturi (Asurî), Osmanlı birlikleri ve aşiret müfrezeleriyle girdikleri çatışmalar sonrasında kitleler halinde İran’ın Urmiye bölgesine, ardından İngiliz yönetimindeki Irak’a (Musul, Bağdat, Dehok) sığınmak zorunda kalmıştır. 7 Ağustos 1924 tarihinde Nasturilerin Hangediği mevkiinde Hakkâri Valisi Halil Rahmi Bey’in konvoyuna saldırarak bir binbaşı ve üç eri şehit etmesi ve valiyi esir alması üzerine başlatılan geniş çaplı askeri harekât, bölgede kalan son Nasturi bakiyelerinin de sınır dışına sürülmesiyle sonuçlanmıştır.
1940’lı yıllardan itibaren uygulanan Türkleştirme politikaları çerçevesinde, Hakkâri ve Şırnak genelindeki Akadca, Aramaice ve Ermenice kökenli binlerce yerleşimin ismi Türkçe isimlerle değiştirilmiştir. Buna rağmen Kürtçe halk dilinde kadim coğrafi adlandırmalar kullanılmaya devam etmiştir. Günümüzde İdil (Azakh) ve Beytüşşebap kırsalında sembolik varlıklarını sürdüren Haberli (Baske), Öğündük (Midih), Basak, Karalar ve Sarıköy gibi Keldani ve Süryani yerleşimleri, bölgenin bir zamanlar çok dinli olan yapısının son tanıklarıdır.
Erken Cumhuriyet Dönemi ve Milliyetçi Siyasallaşma: 1924 Beytüşşebap İsyanı ve Azadî
Cumhuriyet’in kuruluşu aşamasında Kürt entelektüelleri, subayları ve aşiret liderleri tarafından illegal bir çatı örgütü olarak kurulan Azadî Örgütü (Kürdistan İstiklal Cemiyeti), dönemin en önemli etno-politik aktörü olarak öne çıkmıştır. Cibranlı Halit Bey’in liderliğini yaptığı örgüt bünyesinde Yusuf Ziya Bey, Hesenanlı Halit Bey ve Yüzbaşı İhsan Nuri Paşa gibi isimler yer almıştır. Azadî, toplumun farklı sınıflarını ulusal bir iddia etrafında birleştirmeyi amaçlamıştır.
1924 yılı Ağustos ayında gerçekleşen Nasturi Ayaklanması’nı bastırmak amacıyla Şırnak’tan Beytüşşebap’a kaydırılan 7. Kolordu 2. Tümene bağlı 18. Piyade Alayı, Azadî örgütlenmesinin askeri kanadı açısından kritik bir merkez konumundaydı. Alay bünyesinde görev yapan Komutan Yaveri Teğmen Ali Rıza (Yusuf Ziya Bey’in kardeşi) ve Yüzbaşı İhsan Nuri (Siirt askeri kanat sorumlusu), Yusuf Ziya Bey’den aldıkları telgraf üzerine 3 Eylül’ü 4 Eylül 1924’e bağlayan gece Beytüşşebap’ta askeri bir isyan başlatmışlardır.
Planlanandan erken patlak veren Beytüşşebap İsyanı, bölgedeki diğer birliklerden beklenen desteği alamadığı için kısa sürede bastırılmıştır. Ancak bu kalkışma, devletin Azadî örgütünün varlığından ve merkez komitesinden haberdar olmasına yol açmıştır. Cibranlı Halit Bey ve Yusuf Ziya Bey’in Erzurum ve Bitlis’te tutuklanması üzerine Azadî’nin liderliği Şeyh Said Efendi’ye geçmiş ve bu durum 1925 Şeyh Said Hareketi’nin takvimini öne çekmiştir. İsyanın ardından Irak sınırına geçen İhsan Nuri, İngilizlerin Irak ordusunda görev alma teklifini "Ben Kürdistan'ın bağımsızlığı için mücadele vermek istiyorum, İngilizlerin hizmetine girmek için değil" diyerek geri çevirmiştir. İhsan Nuri daha sonra Doğu Kürdistan’a geçerek Simko Şıkak’ın yanında yer almış, 1927’de ise Xoybûn Örgütü tarafından Ağrı Dağı İsyanı’nın genel askeri komutanlığına (Ararat Kartalı) atanarak gerilla taktikleri ve nizami askeri hiyerarşiyi alana yansıtmıştır.
Yakın Dönem Çatışmaları, Zorunlu Göçler ve Demografik Çöküş
20. yüzyılın son çeyreğinde tırmanan silahlı çatışmalar, güvenlik odaklı politikalar ve köy boşaltmaları, Botan ve Hakkâri havzasındaki toplumsal yapıyı bir kez daha köklü bir dönüşüme uğratmıştır. Yüzyıllardır yarı-göçebe hayvancılık ve yaylacılıkla geçinen bölge halkı, yüksek yaylaların ve otlakların güvenlik gerekçesiyle yasaklanması sonucu temel geçim kaynaklarını yitirmiştir.
Uludere, Beytüşşebap, Çukurca, Yüksekova ve Şemdinli kırsalından gerçekleşen zorunlu ve gönüllü göç dalgaları, ilçe merkezleri ile Şırnak ve Van gibi yakın il merkezlerinde büyük bir nüfus yığılmasına sebep olmuştur. Çukurca ve Şemdinli gibi dar vadi tabanlarına kurulmuş ilçe merkezleri, kırsaldan gelen yoğun nüfusu barındırabilecek altyapı ve konut kapasitesine sahip olmadığından ciddi bir kentleşme krizi yaşanmıştır. Ekonomik imkânları tükenen göçmenler, şehirlerdeki akrabalarının yanına sığınmak zorunda kalmış; bu durum tek bir evde birkaç ailenin bir arada yaşadığı aşırı kalabalık hane yapılarını doğurmuştur. Akraba yanında da yer bulamayan göçmen aileler uzun süre çadırlarda ve elverişsiz geçici barınaklarda yaşamak zorunda kalmıştır.
Kırsalın insansızlaşması ve hayvancılığın gerilemesi, bölge insanını geleneksel üretim araçlarını (hayvanlarını ve arazilerini) satarak kentlerde vasıfsız iş gücüne dönüşmeye sevk etmiştir. Bu durum, asırlardır süregelen kabile içi dayanışma ağlarını zayıflatmış, yoksulluğu derinleştirmiş ve bölgenin sosyo-ekonomik dengesini tamamen değiştirmiştir.
Botan ve Hakkâri coğrafyası, tarih boyunca otonom mirlik yönetimlerinden merkezi devlet denetimine, çok etnikli yapının tasfiyesinden kitlesel sürgün ve göç dalgalarına kadar uzanan çetin süreçlerden geçmiştir. Ertuşî ve Pinyanişî konfederasyonları etrafında biçimlenen geleneksel aşiret dengeleri, Mirliklerin yıkılışı sonrasında yerini Şeyhlik kurumunun manevi ve siyasi liderliğine bırakmıştır. Şeyh Ubeydullah Nehrî ile başlayan etno-politik uyanış hatları, 20. yüzyılda Azadî ve Xoybûn gibi örgütler üzerinden modern Kürt siyasal hareketlerinin temelini oluşturmuştur.
Diğer taraftan, 19. ve 20. yüzyıllarda yaşanan Nasturi, Ermeni ve Süryani tehciri ile son dönemdeki kırsal insansızlaştırma politikaları, bölgenin kadim demografik çeşitliliğini ortadan kaldırarak homojen fakat sosyo-ekonomik açıdan kırılgan bir toplumsal yapı yaratmıştır. Bütün bu siyasal ve askeri çalkantılara rağmen, Botan ve Hakkâri havzası zengin aşiret hafızası, kadim coğrafi adlandırmaları ve toplumsal direnciyle Kürt tarihinin ve kültürünün en özgün taşıyıcı alanlarından biri olma niteliğini korumaktadır.
0 Yorum