“Eğer benim anadilim senin devletinin temellerini sarsıyorsa, demek ki devletini benim arsama yapmışsın.”
Cumhuriyet’in 102. Yılı
Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Kürtlerle kurduğu ilişki, çoğunlukla asimilasyon ve zaman zaman ayrımcılığa dayalı yurttaşlık politikalarıyla şekillendi. Bugün ise devletin Kürtleri “müstakbel Türkler” olarak görme anlayışı zayıflarken, yerini “sadakati sorgulanan yurttaş” algısı alıyor.
Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtler, uzun süre sistematik asimilasyona, bazı dönemlerde ise açık ayrımcı uygulamalara maruz kaldı. Devletin Kürt politikası, halkı Türkleştirmeye dayalı ideolojik bir yurttaşlık anlayışı üzerine inşa edildi. Bu yaklaşım yalnızca Cumhuriyet dönemine özgü değildi; kökleri Osmanlı’nın son dönemindeki “Osmanlıcılık” politikalarına kadar uzanıyordu.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kürtler, “Müslüman kavimlerden biri” olarak görülüyor, kendi kültürel varlıklarına saygı gösterileceği söyleniyordu. Amasya Protokolü ve İzmit Beyannamesi’nde Kürtlerin yerel özerkliğine dair ifadeler yer almıştı. Ancak bu yaklaşım kısa sürede terk edilerek, etnik homojenliği esas alan bir yurttaşlık anlayışına geçildi.
1924 Anayasası, “Türkten başka millet tanımaz” diyerek yeni devletin kimliğini tek bir etnisiteye dayandırdı. Lozan Antlaşması’yla kolektif haklar yalnızca gayrimüslim azınlıklara tanındı; Kürtler kapsam dışı bırakıldı. Böylece Kürtlerin asimilasyonu, devletin resmi politikası haline geldi.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında hazırlanan Umumi Müfettişlik raporları, bu politikanın ayrıntılarını açık biçimde ortaya koyuyordu. Raporlarda, Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde “Türk nüfus ve nüfuzunu hâkim kılmak” amacıyla şu öneriler yer aldı:
-Türk göçmenlerin bölgeye yerleştirilmesi,
-Kürtlerin batı illerine sürülmesi,
-Türkçe dışında dil kullananların cezalandırılması,
-Memurların Kürt kadınlarla evlenmeye teşvik edilmesi,
-Türkçe eğitim veren kız okullarının artırılması.
Bu önerilerin büyük bölümü hayata geçirildi. 1934 İskân Kanunu ile Kürt nüfusun dağıtılması ve Türk nüfusun yerleştirilmesi yasal hale geldi. Aynı dönemde Kürtçe eğitim, yayın ve yer adları yasaklandı. 1934 Soyadı Kanunu ve 1949 İl İdaresi Kanunu ile köy, dağ ve şehir isimleri Türkçeleştirildi.
Eğitim Yoluyla Asimilasyon
Asimilasyonun en sistematik araçlarından biri eğitimdi. Yatılı Bölge Okulları (YİBO) başta olmak üzere, birçok eğitim kampanyası Kürt çocuklarının erken yaşta Türkçe eğitime maruz kalmasını hedefledi. 2000’li yıllarda yürütülen “Haydi Kızlar Okula” ve “Baba Beni Okula Gönder” kampanyaları da bu politikanın yeni biçimleri olarak değerlendirildi.
Ayrımcı Yurttaşlık Politikaları
Kürtler yalnızca asimilasyona değil, zaman zaman açık ayrımcılığa dayalı uygulamalara da maruz kaldı. İsyan dönemlerinde zorunlu iskân, mal ve mülk el koymaları, olağanüstü yetkilerle donatılmış valilikler bu dönemin örnekleriydi.
Cumhuriyet’in uzun yıllar boyunca Kürtlerin yaşadığı bölgeleri Umumi Müfettişlik statüsünde yönetmesi, bu ayrımcılığın kurumsal biçimini oluşturdu.
Yeni Dönem: Sadakati Sorgulanan Yurttaş
2000’li yıllara gelindiğinde devletin Kürt politikasında önemli bir kırılma yaşandı. Düşük yoğunluklu savaşın ardından Cumhuriyet, Kürtlerin büyük bölümünün Türkleşmediğini ve asimilasyona direndiğini gördü. Bu durum, devletin “müstakbel Türk” anlayışını zayıflattı.
AB üyelik süreciyle birlikte Kürt kimliğini ifade etmeye yönelik sınırlı demokratik düzenlemelerin önü açıldı. Ancak aynı dönemde, Kürtlerin “sadakati sorgulanan yurttaşlar” olarak görülmesi yeni bir ayrımcılık biçimi yarattı. “Sözde vatandaş” söylemleri, cenazeler üzerinde uçan savaş uçakları, Kürt kimliğini gayrimüslimlikle ilişkilendiren ifadeler bu yeni dönemin göstergeleri oldu.
Cumhuriyet’in 102. Yılında Kürt Sorunu
Bugün Cumhuriyet’in Kürt meselesine bakışı, iki zıt algı arasında gidip geliyor:
Bir yanda hâlâ süren asimilasyon politikaları, diğer yanda sadakati sorgulanan “sözde vatandaş” yaklaşımı. Devlet, Kürtleri hâlâ siyasi topluluğun eşit üyeleri olarak değil, ya “müstakbel Türkler” ya da “tehdit” olarak görmeye devam ediyor.
Kürtler ise bu çerçevenin dışında, kendi kimliklerini koruyarak eşit yurttaşlık hakkını talep ediyor. Sorunun düğüm noktası hâlâ aynı: Kürtlerin anadilde eğitim ve eşit yurttaşlık talebi.
Cumhuriyet’in 102. yılında da bu tartışma sürüyor. Apê Musa’nın sözleri, hâlâ güncelliğini koruyor:
“Eğer benim anadilim senin devletinin temellerini sarsıyorsa, demek ki devletini benim arsama yapmışsın.”
Kürtçe hâlâ yasaklanıyor, kriminalize ediliyor; ancak tüm baskılara rağmen yaşamaya devam ediyor.
Bir halkın kimliği ve direnişinin sembolü olarak varlığını sürdürüyor.
0 Yorum