Ego ve Merkezin İnşası
İnsan egosunun sınırı nedir? Belki de bu sınır, kendisini insanlığın merkezi olarak görmeye başladığı yerde başlar. Bireysel düzeyde kibir olarak karşımıza çıkan şey, toplumlar ve medeniyetler düzeyinde üstünlük ideolojisine dönüşebilir. Sömürgecilik, yalnızca toprakların işgali değildir; aynı zamanda insanlığın yeniden sınıflandırılmasıdır. Kimlerin düşüneceği, kimlerin yöneteceği ve kimlerin yalnızca yönetileceği konusunda görünmez bir hiyerarşi kurar. Bu nedenle sömürgecilik, ekonomik olduğu kadar ontolojik bir meseledir. Çünkü insanın “insan” olarak kabul edilme koşullarını belirlemeye çalışır.
Fanon: Sömürgeleştirilmiş Bilincin Yarası
Frantz Fanon, sömürgeciliğin en derin etkisinin bedenlerde değil, bilinçlerde açılan yaralar olduğunu söyler. Sömürülen insan, zamanla kendisini sömürgecinin gözünden görmeye başlar. Bu noktada trajedi çift yönlüdür: Sömüren, ötekini eksik insan olarak tanımlar; sömürülen ise kabul görmek için bu tanımın içine sığmaya çalışır. Böylece özgürleşme yalnızca siyasal bağımsızlıkla değil, insanın kendisini yeniden tanımlayabilmesiyle mümkün olur.
Nietzsche: Efendinin Ahlakı
Friedrich Nietzsche, ahlakın tarafsız olmadığını; güç ilişkileri tarafından şekillendirildiğini ileri sürer. Efendi ahlakı, kendisini ölçü kabul eder ve diğerini bu ölçüte göre değerlendirir. Sömürgecilik de benzer biçimde işler. Kendi estetiğini evrensel, kendi aklını mutlak ve kendi tarihini insanlığın tarihi olarak sunar. Böylece farklılık, bir zenginlik değil; düzeltilmesi gereken bir eksiklik hâline gelir.
Said: Temsilin İktidarı
Edward Said’in ortaya koyduğu gibi, iktidar yalnızca silahlarla değil, anlatılarla da kurulur. Doğu’nun temsili, çoğu zaman irrasyonel, duygusal ve geri kalmış imgeler üzerinden şekillendirilmiştir. Bu temsil biçimi, sömürgeciliğin ahlaki meşruiyetini üretmiştir. Çünkü bir halkı yönetmenin en etkili yolu, önce onun kendisini nasıl göreceğine karar vermektir.
Ramanujan ve Beklenmedik Deha
Srinivasa Ramanujan, sömürgeci tahayyülün çatlaklarından biridir. Yoksulluk içinde yetişmiş, sistematik akademik imkânlardan büyük ölçüde yoksun kalmış bir Hintlinin matematik dünyasını sarsması, yalnızca bilimsel bir olay değildir. Aynı zamanda sömürgeci egonun karşılaştığı felsefi bir krizdir. Sorulan soru çoğu zaman şu olur: “Nasıl oldu da o bunu başardı?” Oysa aynı soru, Batılı bir deha için nadiren sorulur. Çünkü birinde başarı doğal kabul edilir; diğerinde ise açıklanması gereken bir istisnaya dönüşür.
Hafızanın Adaletsizliği
Bazı isimler insanlığın ortak mirası ilan edilir; bazıları ise kendi coğrafyalarının sınırlarını aşmak için fazladan mücadele etmek zorunda kalır. Bu nedenle mesele yalnızca dehanın ortaya çıkması değildir. Asıl mesele, dehanın tanınmasıdır. Dünya, zekâyı eşit dağıtmamış olabilir; fakat hayranlığı hiç eşit dağıtmamıştır.
Sonuç: İnsanlığın Aynası
Belki de soru şudur:
İnsanlık gerçekten hakikati mi sever, yoksa yalnızca kendi yansımasını mı? Eğer bir düşüncenin değeri onu söyleyen kişinin ten rengine, diline ya da coğrafyasına göre değişiyorsa, burada sorgulanması gereken şey düşüncenin kendisi değil; onu değerlendiren bilincin sınırlarıdır. Özgürleşme, yalnızca zincirlerin kırılması değildir. Aynı zamanda hayranlığın tekeline son vermektir. Çünkü şiir hiçbir ulusun mülkü değildir. Matematik hiçbir imparatorluğun dili değildir. Ve deha, pasaport taşımaz. İnsanlığın gerçek olgunluğu, kendisine benzemeyen birinin büyüklüğünü de aynı içtenlikle selamlayabildiği gün başlayacaktır.
0 Yorum