gazete

bandor

yükleniyor
0 Yorum | 12 dk okuma süresi

Sykes-Picot’tan Paris’e

Yeni Suriye Düzeni ve Kürt Siyasetinin Bölgesel Dönüşümü


Sykes-Picot’tan Paris’e


Tarihsel Arka Plan: Sykes-Picot Anlaşması ve Kürt Meselesinin Kökenleri


Ortadoğu’nun modern siyasi coğrafyası, 1916 yılında imzalanan Sykes-Picot Anlaşması’nın
gölgesinde şekillenmiştir. Bu gizli antlaşma, Birleşik Krallık ve Fransa’nın, Rusya ve
İtalya’nın da onayıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap topraklarını kendi aralarında nüfuz
alanlarına bölme girişimi olarak tarihe geçmiştir.


Mark Sykes ve François Georges-Picot
tarafından hazırlanan bu "kum üzerine çekilen çizgiler", bölgedeki yerel halkların, özellikle de
Kürtlerin demografik ve kültürel gerçeklerini tamamen göz ardı etmiştir. Anlaşma,
günümüzün Suriye, Irak, Lübnan ve Ürdün gibi devletlerinin yapay sınırlarını belirlerken,
dünyanın en büyük devletsiz ulusu olan Kürtleri dört farklı devletin sınırları içinde
parçalanmış bir halde bırakmıştır.

Bu durum, Kürtlerin bir asır boyunca sürecek olan
varoluş mücadelesinin ve bölgedeki kronik istikrarsızlığın temel kaynağı haline gelmiştir.
Sykes-Picot’nun mirası, yalnızca bir sınır belirleme işlemi değil, aynı zamanda Ortadoğu’da
ulus-devlet modelinin dayatılması ve bu modelin dışında kalan kimliklerin sistemli bir şekilde
dışlanması sürecidir. 

Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalanan 1920 Sevr Antlaşması, başlangıçta bağımsız bir
Kürt devleti olasılığını gündeme getirmiş olsa da, 1923 Lozan Antlaşması ile bu umutlar
tamamen rafa kaldırılmıştır.

Lozan, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarını belirlerken
Kürtlerin yaşadığı coğrafyayı kesin olarak bölmüş ve Kürtleri Irak, Suriye ve Türkiye arasında
bir "güvenlik meselesi" haline indirgemiştir. Suriye özelinde Kürtler, Baas rejimi altında
onlarca yıl boyunca kültürel ve dilsel haklarından mahrum bırakılmış, 1962 nüfus sayımı gibi
uygulamalarla yüz binlerce Kürt vatansız (ecnebi veya maktum) statüsüne mahkûm
edilmiştir.

2011 yılında başlayan Suriye İç Savaşı, bu tarihsel adaletsizliklerin yeniden
tartışmaya açıldığı bir dönemi başlatmış, ancak 2024 sonundaki rejim değişikliği bu süreci
geri dönülemez bir yola sokmuştur.



 

 Tarihsel Dönüm NoktasıBelge / Anlaşma Kürtler Üzerindeki Etkisi  
 Mayıs 1916Sykes-Picot AnlaşmasıKürdistan topraklarının İngiliz ve Fransız nüfuz
alanları arasında bölünmesi
 
 Ağustos 1920 Sevr Antlaşması Kağıt üzerinde özerk bir Kürt devleti öngörüsü (hiçuygulanmadı) 
 Temmuz 1923Lozan Antlaşması Kürtlerin Türkiye, Irak ve Suriye arasında kesin
olarak bölünmesi ve statüsüzlük
 
 1962Suriye Nüfus Sayımı
 
 Yaklaşık 300.000 Kürdün vatansız bırakılması
(Hesekê nüfus sayımı)
 
 8 Aralık 2024 Esad Rejiminin ÇöküşüBaas hegemonyasının sonu ve Kürtler için yeni bir
belirsizlik dönemi
 

 

 


Beşşar Esed Sonrası Suriye: Güç Dengelerinde Radikal Kayma


8 Aralık 2024 tarihinde, Hayat Tahrir el-Şam (HTS) öncülüğündeki muhalif ittifakın Şam’ı ele
geçirmesiyle Beşşar Esed rejimi resmen çökmüştür.

Esed ailesinin 54 yıllık diktatörlüğünün
sona ermesi, yalnızca Suriye içinde değil, tüm bölgesel ittifak sistemlerinde sismik bir
sarsıntı yaratmıştır. Rusya’nın Ukrayna savaşı nedeniyle Suriye’deki askeri varlığını
azaltması ve İsrail’in İran destekli gruplara yönelik yoğun operasyonları sonucunda
zayıflayan Hizbullah, rejimin ayakta kalmasını sağlayan ana sütunların yıkılmasına neden
olmuştur.

Bu güç boşluğu, HTŞ lideri Ahmed El-Şara (eski adıyla Ebu Muhammed
el-Colani) tarafından doldurulmuş ve Suriye Geçici Hükümeti (SIG) kurulmuştur.

Yeni yönetim, başlangıçta uluslararası topluma ılımlı bir imaj çizerek azınlık haklarını
koruyacağına ve demokratik bir geçiş süreci yürüteceğine dair sözler vermiştir.

Ahmed El-Şara liderliğindeki yeni otorite, Mart 2025’te bir anayasal bildiri yayımlayarak
devlet kurumlarını yeniden inşa etme sürecini başlatmıştır.

Ancak, bu süreçte Kürtlerin liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi
(DAANES) ile olan ilişkiler en başından itibaren gergin seyretmiştir. 10 Mart 2025’te taraflar
arasında askeri ve sivil kurumların merkezi devlete entegrasyonu için bir mutabakat
imzalanmış olsa da, bu anlaşmanın uygulanması sürekli olarak aksamıştır.
 

Geçici hükümet,Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve egemenliğini vurgularken, Kürtlerin özyönetim taleplerini
"ayrılıkçılık" olarak nitelendirmiş ve bu durum 2026 yılına gelindiğinde şiddetli bir çatışmaya dönüşmüştür.

 



7 Ocak 2026 Paris Görüşmeleri: İsrail-Suriye Normalleşmesi ve Kürtlerin Dışlanması


7 Ocak 2026 tarihinde Fransa’nın ev sahipliğinde Paris’te düzenlenen uluslararası
konferans, Suriye’deki geçiş sürecine destek amacıyla toplanmıştır.
Türkiye, ABD, İngiltere, Fransa ve İsrail gibi aktörlerin katılımıyla gerçekleşen bu görüşmeler, Suriye’nin
yeni yönetiminin meşruiyetini pekiştirmeyi hedeflemiştir. Konferansın en dikkat çekici sonucu,
Suriye Geçici Hükümeti ile İsrail arasında ABD arabuluculuğunda varılan mutabakat
olmuştur. Paris’teki beşinci tur müzakereler sonucunda, iki ülke arasında istihbarat
paylaşımı, askeri gerilimin azaltılması ve ticari koordinasyonu sağlayacak "ortak bir
entegrasyon mekanizması" kurulması kararlaştırılmıştır.
 

Bu mutabakat, Suriye’nin İran ekseninden tamamen koparak Batı destekli bölgesel güvenlik mimarisine eklemlenmesi
anlamına gelmektedir.

Paris görüşmeleri, Suriye’nin egemenliğini ve İsrail’in güvenliğini önceleyen bir vizyon ortaya
koyarken, Kürtlerin statüsü ve DAANES’in geleceği bu masada bir "sorun" olarak ele
alınmıştır. İsrail ve Suriye arasındaki anlaşma, 1974 Kuvvetlerin Ayrılması Anlaşması’nın
güncellenmesi ve Suriye’nin Golan sınırındaki kontrolünü yeniden kazanması gibi maddeleri
içerirken, Kürtlerin özerklik taleplerine yönelik somut bir güvence içermemektedir.

Aksine, konferans bildirisinde vurgulanan "toprak bütünlüğü" ve "terörle mücadele" kavramları,
Geçici Hükümet tarafından Kürt mahallelerine yönelik askeri operasyonların diplomatik kılıfı
olarak kullanılmıştır.


Paris’teki diplomatik başarı, Geçici Hükümet’e içerideki "ayrılıkçı"
odakları temizleme konusunda bir özgüven kazandırmıştır.

 

 

Paris 2026 Konferansı Katılımcı ÜlkelerTemel İlgi ve Çıkarlar Kürtlere Yönelik Tutum
Amerika Birleşik DevletleriTrump yönetimi liderliğinde bölgesel istikrar ve İran karşıtı blokSDG ile ortaklığı sonlandırma eğilimi; merkezi hükümetle uyum
İsrail Sınır güvenliği ve Lübnan’a
silah akışının kesilmesi
Suriye hükümetiyle güvenlik
mekanizması; Kürtlere sessiz kalma
TürkiyeKürt özerkliğinin önlenmesi ve
mülteci dönüşü
SDG’nin tasfiyesi ve Suriye
ordusuna entegrasyonu için baskı
Fransaİnsani yardım ve radikalleşme
ile mücadele
Kürtlerin haklarının korunması
söylemi; ancak reelpolitik önceliği
Suriye Geçici HükümetiUluslararası tanınma ve tam
egemenlik
Özerk bölgelerin merkezi
otoriteye koşulsuz teslimi


 
Halep Kuşatması: Şeyh Maksut ve Eşrefiye’ye Yönelik Saldırılar


Paris görüşmelerinin hemen ardından, 7 Ocak 2026 tarihinde Suriye ordusu ve Geçici
Hükümet’e bağlı güvenlik güçleri, Halep’teki Kürt nüfusunun yoğun olduğu Şeyh Maksut ve
Eşrefiye mahallelerine kapsamlı bir saldırı başlatmıştır.


Bu mahalleler, Suriye İç Savaşın boyunca SDG bağlantılı yerel güçlerin kontrolünde kalmış ve savaşın yıkımından görece
korunmuş sivil sığınaklar olarak bilinmekteydi.

Suriye Savunma Bakanlığı, bu bölgeleri
"meşru askeri hedef" ilan ederek sivil halka tahliye çağrısında bulunmuş ve bölgeyi "kapalı
askeri alan" statüsüne sokmuştur.


Ordu, saldırıların gerekçesi olarak SDG’nin sivil
yerleşimlere yönelik taciz ateşlerini gösterse de, yerel kaynaklar bu hamlenin Kürtlerin
elindeki son stratejik noktaları ele geçirme amacı taşıdığını belirtmektedir.

Saldırılar sırasında tanklar, topçu ateşi ve insansız hava araçları kullanılmış, en az 11 sivil
hayatını kaybetmiş ve 46.000’den fazla kişi yerinden edilmiştir.


Halep Uluslararası Havalimanı ve Türkiye’ye bağlanan ana yollar çatışmalar nedeniyle kapanmış,
mahallelerdeki hastaneler hizmet veremez hale gelmiştir.
 

BM verilerine göre, yerinden edilen ailelerin bir kısmı Afrin ve çevresindeki köylere sığınırken, büyük bir kısmı Halep
içindeki ibadethanelere ve geçici barınaklara sığınmak zorunda kalmıştır.


Bu operasyon,10 Mart mutabakatının Geçici Hükümet tarafından fiilen sona erdirilmesi ve Kürt meselesinin
"diyalog" yerine "silah" yoluyla çözülmek istendiğinin en açık göstergesi olmuştur.

 



Türkiye’nin İşgal Politikası: Afrin, Serekaniye ve Gire Spi Deneyimi


Halep’teki son saldırılar, Türkiye’nin daha önce gerçekleştirdiği askeri harekatların bir
devamı niteliğindedir. 2018’de Afrin’e yönelik Zeytin Dalı Harekatı ve 2019’da Serekaniye
(Resulayn) ile Gire Spi (Tel Abyad) bölgelerine yönelik Barış Pınarı Harekatı sonucunda bu
alanlar Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu (SNA) grupları tarafından işgal edilmiştir.

Bu bölgelerde kurulan düzen, sistematik insan hakları ihlalleri, demografik mühendislik ve Kürt
varlığının silinmesi üzerine inşa edilmiştir.

Afrin’den kaçan on binlerce Kürt, yıllardır Halep’in Şeyh Maksut mahallesinde zor şartlar altında yaşarken, 2026 yılındaki operasyon
bu insanları ikinci bir sürgün ve imha tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştır.

Suriye Geçici Hükümeti, kağıt üzerinde SNA gruplarını dağıtarak düzenli bir ordu kurma
sözü vermiş olsa da, sahada radikal İslamcı unsurların etkisi devam etmektedir.

Türkiye’nin bu süreçteki rolü, Şam yönetimiyle koordineli bir şekilde Kürt özerkliğini tamamen bitirmek ve
SDG’yi sınır hattından uzaklaştırmaktır.

2025 yılı boyunca Türkiye ve Suriye arasında
yürütülen güvenlik görüşmeleri, iki ülkenin Kürt karşıtlığı ekseninde birleştiğini
kanıtlamıştır.
 

Ankara için Kürtlerin her türlü statü elde etme girişimi, ulusal güvenlik tehdidi
olarak kodlanmış ve bu tehdidin ortadan kaldırılması için Şam’ın askeri operasyonlarına
diplomatik ve lojistik destek sağlanmıştır.

 



Bölgesel Bağlam: İran, Irak ve Yemen’deki Gelişmeler
Suriye’deki dönüşüm, Ortadoğu’daki diğer fay hatlarını da tetiklemiştir. 2026 yılı başında
İran, tarihinin en büyük protesto dalgalarından biriyle sarsılmaktadır.


Ekonomik kriz ve otoriter yönetimden kaynaklanan bu hoşnutsuzluk, 22 farklı eyalete yayılmış durumdadır.

İlginç bir şekilde, 2022 yılındaki Jina Mahsa Amini eylemlerinin merkezi olan Kürdistan ve Batı
Azerbaycan eyaletlerinde 2026 başındaki protesto faaliyetlerinin görece düşük seyrettiği
gözlemlenmiştir.

Bu durum, İran rejiminin Kürt bölgelerindeki askeri baskıyı artırması veya
Kürt muhalefetinin Suriye’deki gelişmeleri izleyerek yeni bir strateji geliştirmesiyle
açıklanabilir.
 

İran’daki olası bir rejim krizi, Suriye’deki Kürtler için hem bir fırsat hem de
Türkiye’nin müdahale alanını genişletme riski taşımaktadır.
Irak’ta ise merkezi hükümet, Suriye’deki otorite değişiminin kendi topraklarındaki
yansımalarından derin endişe duymaktadır. ABD’nin bölgede "yönetilen kaos" stratejisi
izlediğine dair iddialar, Bağdat’ta yeni bir iç çatışma korkusunu körüklemiştir.
 

Suriye’deki SDG varlığının zayıflaması, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) üzerindeki baskıyı da
artırabilir. Yemen’de ise Güney Geçiş Konseyi (STC), devletin parçalanmışlığından
faydalanarak "Güney Arabistan Devleti"ni ilan etme yolunda adımlar atmaktadır.


Bu tür ayrılıkçı hareketlerin başarısı veya başarısızlığı, Suriye’deki Kürtlerin özerklik arayışları için
önemli bir emsal teşkil etmektedir. Ortadoğu’nun her köşesinde, Sykes-Picot sınırlarının artık
işlevini yitirdiği ve yeni kimlik temelli yapıların doğmaya çalıştığı bir geçiş dönemi
yaşanmaktadır.
 

 

Bölge / Ülke2026 Başındaki DurumKürtlere ve Bölgesel İstikrara Etkisi
İranYaygın protestolar ve rejim kriziİran destekli grupların Suriye’den tamamen
çekilmesi
YemenSTC’nin bağımsızlık ilanı
hazırlıkları
Devletlerin parçalanma sürecinin hızlanması
emsali
IrakSu sorunu ve siyasi
istikrarsızlık
Yeni bir vekalet savaşına çekilme riski
 
Lübnan-İsrailOlası barış anlaşması veya
operasyon
Hizbullah’ın lojistik hatlarının kesilmesi
FilistinGazze’de insani kriz ve
statüko
Uluslararası dikkatin Suriye’deki ihlallerden
uzaklaşması



 

Küresel Aktörlerin Yeni Rolü: Somali ve Venezuela Örneği


2026 yılı, ABD’nin küresel ölçekte "müdahaleci ve cezalandırıcı" bir dış politika izlediği bir yıl
olarak öne çıkmaktadır. Venezuela’da Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun tutuklanması ve
New York’ta yargılanmaya başlanması, ABD çıkarlarına aykırı hareket eden liderlere yönelik
net bir mesaj olarak yorumlanmaktadır.
 

Bu "rejim değişikliği" doktrini, Suriye’deki yeni
yönetimin ABD ile neden bu kadar hızlı uyum sağladığını da açıklamaktadır.


Şam yönetimi, Maduro’nun kaderini paylaşmamak adına İsrail ile anlaşmayı ve Kürtleri feda
etmeyi bir hayatta kalma stratejisi olarak benimsemiştir.

Somalia ise 2026 yılı başında BM Güvenlik Konseyi dönem başkanlığını yürütürken,
Somaliland’ın İsrail tarafından tanınma girişimiyle sarsılmaktadır.


Somaliland, İsrail’e askeri üs verme ve Abraham Accords’a katılma karşılığında tanınma talep ederken, Somali
merkezi hükümeti bu durumu "toprak bütünlüğünün ihlali" olarak nitelendirmekte ve Afrika
Birliği’nin sömürge döneminden kalan sınırların kutsallığı ilkesine sığınmaktadır.


Butartışma, Suriye’deki Kürtlerin durumuna birebir benzemektedir: Kendi kurumlarını kurmuş ve
fiili bir istikrar sağlamış bir yapı (Somaliland veya DAANES), uluslararası hukukun
"egemenlik" ve "statüko" duvarlarına çarpmaktadır. Küresel sistem, devletlerin
parçalanmasına karşı sert bir direnç gösterirken, yerel dinamikler bu sınırları zorlamaya
devam etmektedir.



Kürtlerin Geleceği: Olası Senaryolar ve Risk Analizi


Suriye Kürtleri için 2026 yılından sonrası, Sykes-Picot’tan bu yana karşılaştıkları en büyük
varoluşsal krizlerden biridir. Esed rejiminin devrilmesiyle doğan "özgürlük" umudu, yerini
merkezi devletin otoriter restorasyonuna bırakmıştır. Suriye Geçici Hükümeti’nin Halep’teki
saldırıları, Kürtlerin askeri ve siyasi kazanımlarını tamamen tasfiye etme niyetinde olduğunu
kanıtlamıştır. Bu noktada Kürtleri bekleyen üç temel senaryo öne çıkmaktadır:


İlk senaryo, "Koşulsuz Entegrasyon ve Statüsüzlük" senaryosudur. Bu durumda SDG,
uluslararası desteğin de kesilmesiyle silah bırakmak ve merkezi ordunun bir alt birimi haline
gelmeyi kabul etmek zorunda kalacaktır. Bu süreçte Kürtlerin kültürel hakları anayasal
düzeyde tanınsa bile, siyasi özerklik tamamen ortadan kalkacak ve bölge yeniden Şam’dan
atanan valilerce yönetilecektir. Bu senaryonun en büyük riski, Afrin ve Serekaniye’de görülen
hak ihlallerinin tüm Kürt bölgelerine yayılmasıdır.
 


İkinci senaryo, "Uzun Süreli Kuşatma ve Düşük Yoğunluklu Çatışma" senaryosudur.
DAANES, Fırat’ın doğusundaki petrol kaynaklarını koz olarak kullanarak Şam ile pazarlığa
devam edebilir. Ancak Halep’teki gibi saldırıların artması, bu bölgeleri ekonomik olarak
işlemez hale getirebilir. Türkiye’nin de havadan ve karadan baskıyı artırmasıyla, Kürt
bölgeleri birer "açık hava hapishanesine" dönüşebilir.
 


Üçüncü ve en iyimser senaryo ise, "Uluslararası Güvenceli Desentralizasyon" senaryosudur.
Eğer ABD ve Fransa gibi aktörler, Suriye’nin yeniden inşası için Kürtlerin yönetim modelini
bir "pilot bölge" olarak kabul ettirebilirlerse, Suriye genelinde bir federalizm veya genişletilmiş
yerel yönetimler yasası çıkabilir. Ancak Paris 2026 mutabakatları, büyük güçlerin şu an için
Kürtlerin özerkliğinden ziyade İsrail’in güvenliği ve Suriye’nin istikrarına odaklandığını
göstermektedir.
 

 


Sonuç olarak, Kürtler Ortadoğu’nun bu yeni "yönetilen kaos" döneminde bir kez daha büyük
güçlerin pazarlık masasında birer "bargaining chip" (pazarlık kozu) haline getirilme
tehlikesiyle karşı karşıyadır. Halep’teki sivil mahallelerin bombalanması ve binlerce insanın
kış şartlarında sürgün edilmesi, bu yeni düzenin ahlaki temellerinin de oldukça kırılgan
olduğunu göstermektedir. Kürtlerin geleceği, yalnızca kendi savunma güçlerine değil, aynı
zamanda bölgesel ittifaklardaki ani kırılmaları (örneğin İran’daki bir devrim veya İsrail-Suriye
anlaşmasının bozulması) ne kadar esnek bir diplomasiyle yöneteceklerine bağlıdır.
Sykes-Picot’un 110. yılında, Ortadoğu’da sınırlar hala kum üzerindedir; ancak bu kumların
kimin kanıyla ıslanacağı hala büyük bir belirsizlik konusudur.

 

 

Serdar Yiğit
Özel sektör ve kamuda birçok projede yer almış, uzun yıllar MKM’de kültür ve sanat çalışmalarında bulunmuştur. Tarih, din ve teknoloji üzerine araştırmalar yapmaktadır.


Sitede yayımlanan yazılar ve içerikler, yazarların kişisel görüşlerini yansıtmaktadır; BanDor’un kurumsal bakış açısıyla aynı olmayabilir ve içeriklerin sorumluluğu yazarlara aittir, BanDor sorumlu tutulamaz.

0 Yorum

Bir Yorum Bırakın