0 Yorum | 8 dk okuma süresi

Adanın Satrancı:

“Zamanın Tersine Hamlesi: Hapishane, Hafıza ve Güç”


Adanın Satrancı:

Hapishanenin Tarihi: Bedenden Zihne Uzanan Ceza


Hapishanenin tarihi yalnızca duvarların, parmaklıkların ve kapalı kapıların tarihi değildir. Aynı zamanda iktidarın insan bedenini ve zihnini denetleme biçimlerinin tarihidir. Eski cezalandırma düzenlerinde iktidar, gücünü mahkûmun bedeni üzerinde açıkça sergilerdi. İşkence, sürgün ve kamusal infaz, egemenliğin görünür araçlarıydı. Modern hapishaneyle birlikte cezanın biçimi değişti; beden geri çekilirken denetim insanın gündelik yaşamına, davranışlarına ve düşünme biçimine yöneldi.


Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu’nda modern cezalandırma sisteminin asıl icadının duvarlar değil, kesintisiz bir bakış olduğunu ileri sürer. Jeremy Bentham’ın tasarladığı Panoptikon’da mahkûm, kendisini gözetleyen gardiyanı göremez. Ne zaman izlendiğini bilmediği için her an izleniyormuş gibi davranmaya başlar. Böylece iktidar, sürekli fiziksel müdahalede bulunmadan işlemeyi sürdürür.


Artık kırbaçlayan bir elin görünmesine gerek yoktur. Gözetim düşüncesi mahkûmun zihnine yerleşmiş, kişi kendi davranışlarını denetlemeye başlamıştır. Beden hücrede tutulurken disipline edilen asıl alan zihindir. Mahkûm, zamanla kendi kendisinin gardiyanına dönüşür.


Foucault’nun temel katkısı, hapishaneyi yalnızca suçun cezalandırıldığı bir mekân olarak değil, belirli türde insanlar ve davranışlar üreten bir iktidar teknolojisi olarak düşünmesidir. Bu nedenle asıl soru, “Bir insan ne kadar süre hapsediliyor?” değil, “Bu kapatılma deneyimi onu nasıl bir özneye dönüştürmeyi amaçlıyor?” sorusudur.

 

Zihnin İçindeki Hücre: Zweig’ın Satranç Tahtası


Stefan Zweig, yaşamının son döneminde kaleme aldığı Satranç adlı novellasında kapatılmanın insan zihninde yarattığı sonuçlara edebiyatın imkânlarıyla yaklaşır. Doktor B., Nazi rejimi tarafından bir otel odasında tek başına tutulur. Kendisine kitap, gazete, kalem ya da zamanın akışını takip edebileceği herhangi bir araç verilmez. Buradaki temel işkence fiziksel şiddet değil, zihnin mutlak bir boşluğa terk edilmesidir.


Doktor B.’nin tesadüfen ele geçirdiği satranç kitabı, bu boşluğa karşı geliştirdiği ilk savunmaya dönüşür. Kitaptaki oyunları ezberler, hamleleri zihninde yeniden kurar ve zamanla kendi kendisine karşı oynamaya başlar. Satranç onu bir yandan zihinsel çöküşten korurken diğer yandan bilincini ikiye böler. Oyunu sürdürebilmek için hem beyaz hem siyah, hem saldıran hem savunan olmak zorundadır.


Zihin, yalnızlığın yarattığı boşluğu doldurmak için kendi rakibini üretir. Gardiyanla mahkûm, denetleyenle denetlenen, aynı bilincin içinde yaşamaya başlar. Dışarıdaki hücre böylece insanın zihninde ikinci kez kurulur.


Foucault ile Zweig tam olarak aynı şeyi anlatmaz. Foucault, disiplin iktidarının toplumsal mekanizmasını çözümlerken Zweig, bu mekanizmanın insanın iç dünyasında nasıl yaşandığını gösterir. Biri iktidarın nasıl işlediğine, diğeri insanın bu işleyiş karşısında nasıl parçalandığına ve direnmeye çalıştığına bakar. Kuram ile edebiyat bu noktada birbirini tamamlar.

 

İmralı: Görünmez Kılma Siyaseti


Abdullah Öcalan’ın 1999’dan bu yana İmralı Adası’nda tutulması, Foucault ve Zweig’ın açtığı tartışma alanı içinde ele alınabilecek tarihsel ve siyasal bir örnektir. Öcalan’ın uzun yıllar adanın tek mahkûmu olarak tutulması, tecridin en ileri biçimlerinden birini oluşturdu. Deniz burada yalnızca coğrafi bir uzaklık değil; toplumla, siyasetle ve dış dünyayla kurulan ilişkinin sınırlandırılmasını sağlayan siyasal ve hukuki bir duvara dönüştü.


Panoptikon ile İmralı aynı iktidar biçimini temsil etmez. Panoptikon, mahkûmu sürekli görülebilir hâle getirerek disipline eder. İmralı tecridi ise mahkûmu toplumdan uzaklaştırmayı, görünmez kılmayı ve sözünün dolaşımını sınırlandırmayı amaçlar. Biri gözetim yoluyla, diğeri yalıtma yoluyla işler. Ancak iki yöntemin ortak noktası, yalnızca bedeni değil, kişinin zamanını, ilişkilerini ve kendisini ifade etme imkânlarını denetlemeye yönelmeleridir.


Tecrit bu anlamda yalnızca bir kişiyi belirli bir mekânda tutma uygulaması değildir. Aynı zamanda onun siyasi varlığını, toplumsal bağlarını ve sembolik etkisini aşındırma girişimidir. İktidar, bedeni hareket edemez hâle getirirken sözün de hareketsiz kalacağını varsayar. Kişi toplumdan uzaklaştırıldığında düşüncelerinin de siyasal dolaşımdan çıkacağı düşünülür.


İmralı deneyiminin ortaya çıkardığı temel çelişki tam da burada belirginleşmektedir: Fiziksel kapatılma, siyasal etkinin bütünüyle ortadan kaldırılması sonucunu doğurmamıştır. Öcalan’ın bedeni adada tutulurken adı, düşünceleri ve mesajları Türkiye’deki Kürt meselesinin ve çözüm tartışmalarının merkezinde kalmayı sürdürmüştür.

 


Bekleyişin Güce Dönüşmesi


Ağustos 2026 itibarıyla Öcalan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını çekmeye ve Meclis’e sunulan “Terörsüz Türkiye” çerçeve yasasının kapsamı dışında tutulmaya devam etmektedir. Buna karşın DEM Parti heyetlerinin İmralı’da gerçekleştirdiği görüşmeler, Öcalan’ın PKK’nin feshi ve silahsızlanmasına yönelik çağrıları ve farklı siyasi aktörlere ilettiği mesajlar, adayı yeniden siyasi gelişmelerin merkezine taşımıştır.


Bu tablo, tecridin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Ancak tecridin hedeflediği siyasal görünmezliğin tam olarak gerçekleşmediğini gösterir. Öcalan’ın hareket alanı sınırlandırılmış olsa da sözünün hareket alanı bütünüyle ortadan kaldırılamamıştır. Yıllar boyunca sınırlandırılan iletişim, yeniden kurulduğu anda yalnızca kişisel bir görüşme olmaktan çıkmış ve siyasi sürecin yönünü etkileyen bir kanala dönüşmüştür.


İktidarın kişiyi cezalandırarak yok sayma düşüncesi, Öcalan özelinde kendi sınırına ulaşmıştır. Uzun süreli tecrit, onu siyasi denklemin dışına çıkarmamış; aksine kritik bir dönemeçte kendisine yeniden başvurulan bir aktör hâline getirmiştir. Görünmez kılınmak istenen kişi, yıllar sonra siyasal çözüm arayışının en görünür başlıklarından biri olarak geri dönmüştür.


Burada yaşanan yalnızca beklemek ya da zamanın tükenmesini izlemek değildir. Bekleyiş, her durumda kendiliğinden güç üretmez. Ancak kişi bu süre boyunca temsil ettiği tarihsel ve siyasal anlamı koruyabiliyorsa, iktidarın tüketmek istediği zaman tersine dönebilir. Öcalan örneğinde bekleyişin gücü, yılların geçmesinden değil, tecride rağmen siyasal belirleyiciliğin bütünüyle ortadan kaldırılamamasından kaynaklanmaktadır.


Dolayısıyla geri dönen şey yalnızca bir kişi ya da bir mesaj değildir. Bastırıldığı düşünülen siyasal meselenin kendisi de geri dönmektedir. Tecrit altında geçen zaman, unutulmayla sonuçlanmamış; çözüm arayışının yeniden gündeme gelmesiyle birlikte birikmiş bir siyasal ağırlığa dönüşmüştür.

 

Satranç Tahtasında Zaman ve Hamle


Zweig’ın anlatısındaki satranç yalnızca bir oyun değildir. Düşünmenin, beklemenin, karşı tarafın hamlesini hesaplamanın ve zihinsel varlığı korumanın metaforudur. Satranç tahtasında güç, yalnızca daha fazla taşa sahip olmakla ölçülmez. Taşların konumu, hamlenin zamanı ve gelecekte ortaya çıkabilecek olasılıklar da oyunun sonucunu belirler.


Uzun süreli iletişimsizlik koşullarında yürütülen siyasi temaslar da simetrik olmayan bir satranç oyununu andırır. Tarafların imkanları eşit değildir. Tahtayı kuran, kuralları belirleyen, zamanı ve iletişim kanallarını denetleyen iktidardır. Ancak oyunun bütün sonuçlarını belirlemek, yalnızca tahtaya sahip olmakla mümkün değildir. Sınırlandırılan taraf da bekleyerek, konumunu koruyarak ve doğru zamanda söz üreterek oyunun yönünü etkileyebilir.


Bu nedenle zaman yalnızca iktidarın kullandığı bir cezalandırma aracı değildir. Aynı zamanda iktidarın hesaplayamadığı sonuçlar üretebilecek bir alandır. Bir kişiyi yıllarca bekletmek onun etkisini tüketmeyi amaçlayabilir; fakat bekleyiş toplumsal hafızayla, siyasi temsil gücüyle ve çözülmemiş bir sorunla birleştiğinde ters yönde işleyebilir.


İmralı satrancında son dönemde daha görünür hâle gelen durum budur. Yıllarca hareketsizlik gibi görünen süreç, siyasi koşullar değiştiğinde birikmiş bir etki olarak geri dönmüştür. Bekleyiş edilgenlik olmaktan çıkmış, tahtadaki konumu koruyan uzun bir hamleye dönüşmüştür.


Duvarsız Hücre


Foucault, modern hapishanenin yalnızca taş duvarlardan oluşmadığını; gözetim, disiplin ve içselleştirilmiş denetim üzerine kurulduğunu gösterir. Zweig ise dışarıdaki hücrenin insanın zihninde nasıl yeniden inşa edildiğini ve kişinin hayatta kalmak için kendi içinde nasıl ikinci bir oyuncu yaratabildiğini anlatır.


İmralı örneği bu iki yaklaşımın ötesinde başka bir soruyu gündeme getirir: İktidar bir bedeni kapatırken onun temsil ettiği düşünceyi, hafızayı ve siyasal etkiyi de kapatabilir mi?


Öcalan’ın uzun süreli tecridi, fiziksel kapatılma ile siyasal etkisizleştirme arasında doğrusal bir ilişki bulunmadığını göstermektedir. Bedenin hareket alanı sınırlandırılabilir, iletişim kanalları kapatılabilir ve zaman bir cezalandırma aracına dönüştürülebilir. Fakat çözülmemiş bir toplumsal mesele varlığını sürdürdüğü müddetçe, onu temsil eden söz de farklı kanallardan dolaşıma girebilir.


Modern iktidarın sınırı burada ortaya çıkar: Hücre bedeni içine alabilir, fakat tarihin, hafızanın ve siyasetin tamamını içine alamaz. İktidarın tüketmek için kullandığı zaman, kimi durumlarda mahkûmun sembolik gücünü büyütebilir. Görünmez kılınmak istenen söz, koşullar değiştiğinde yeniden merkeze dönebilir.


Adanın satrancı bu nedenle yalnızca hapsedilmenin değil, zamanın kimin lehine işlediğinin de hikâyesidir. Tahta iktidarın elinde olabilir; fakat her hamlenin sonucunu yalnızca tahtayı kuran belirlemez.

 

Siya Jandar
"Ji Bo Dînozoran" adlı şiir kitabının yazarıdır.


Sitede yayımlanan yazılar ve içerikler, yazarların kişisel görüşlerini yansıtmaktadır; BanDor’un kurumsal bakış açısıyla aynı olmayabilir ve içeriklerin sorumluluğu yazarlara aittir, BanDor sorumlu tutulamaz.

0 Yorum

Bir Yorum Bırakın