Mitoloji ve Modern Kaçış
Antik dünyanın karanlığının bir eseri olan mitoloji alanı, özellikle Sanayi Devrimi sonrası düşünürler tarafından övgüye layık görülmüş; yeni gelişen güç dengelerinin kontrolü karşısında oraya sığınılarak bir çare aranmaya başlanmıştır. Antik dünyanın bütün bilgisine maalesef sahip değiliz. Yazılı dönem öncesini mitler ve söylenceler aracılığıyla anlamaya çalışıyoruz. Bu durum, o karanlığa karşı yaklaşımımızın sürekli "iyimser" olmasına neden olmaktadır. Şairin bu çağda “etiyle ve kemiğiyle nefret etmesi”, o geçmiş çağlara karşı duyusal bir fetişizm oluşmasına yol açar.
Hypatia: Karanlık İçinde Bir Aydınlık
Antik dünyanın yakın zamanlarında yaşamış büyük düşünür ve filozof Hypatia’yı ele alalım: O, karanlığın içindeki aydınlıktır. Hypatia, bir kadın olmanın ötesinde; düşünen, sorgulayan bir akıldı. Pagan bir dünyada doğmuş; felsefe ve matematik ile bu dünyanın sınırlarını aşmış, ancak daha sonra çok daha karanlık bir zihniyet tarafından katledilmiştir. İskenderiye’de verdiği dersler, aklın ve eleştirel varoluşun sembolü hâline gelmiştir. O, bilginin yalnızca erkeğe ve egemene ait olmadığını, kadının da bu alandaki hakkını vurgulamıştır. "Bilgi güçtür" düşüncesi, Hypatia ile canlı bir ruh kazanmıştır. Onun ölümü, radikal taraftarların eliyle gerçekleşmiş; dönemin en büyük kütüphaneleri de bu süreçte yok edilmiştir.
Kamusal Alanın Yıkımı ve Hegemonya
Bu yeni gücün ortaya çıkması, aslında Hypatia nezdinde vücut bulmuş olan "ortak kamusal alanın" yok edilmesi anlamına gelir. Bu süreç, tek tanrılı dinlerin insanlık dünyasını hem fiziksel hem de duyusal olarak işgal etmesidir. Bunu neden söylüyoruz? Hannah Arendt’in “kamusal alan” kavramıyla yeniden düşündüğümüzde siyaset; insanların birlikte göründüğü, konuştuğu ve eylemde bulunduğu bir alan olarak tanımlanır. Hypatia, bu anlamda politik bir figürdür; çünkü o, bilgiyi kamusal alanda var eden bir özneydi. Onun susturulması, yalnızca bir bireyin ölümü değil, kamusal aklın topyekûn bastırılmasıdır.
Bilginin Katli ve Merkezileşme
Bu durum, tek başına o dönemi ve Hypatia’yı açıklamaya yetmez. Kamusal alanda bilgi, eylem ve özgürlük etkiliyken; jineoloji ekseninden baktığımızda katledilenin yalnızca bilgi değil, aynı zamanda tarihsel bir deneyim olduğu görülür. Bu süreç, bilginin merkezileşmesi ve tekelleşmesi olarak okunmalıdır.
Tek Tanrılı Dinler ve İktidarın İnşası
Tek tanrılı din anlayışıyla ortaya çıkan yeni durum, erkek aklının totaliter inşasının başlangıcıdır. Bu yeni düzende farklı bir düşünceye yer vermek “şirk” olarak kabul edilir. Hypatia’ya “Neye inanıyorsun?” diye sorulduğunda, “Ben sadece felsefeye inanıyorum,” demesi, dönemin karanlığına karşı bir başkaldırıdır. Bu, erkek aklına karşı bilginin ve düşüncenin gücüne olan inancın en yalın ifadesidir.
Şiddet, Kültür ve Yıkım
Tek tanrılı dinleri tarihin ilk "kültür sömürgecileri" olarak görmek mümkündür. Kendilerinden önce var olan her şeye karşı takındıkları acımasız ve yok edici yaklaşım, bunun en somut kanıtıdır. Frantz Fanon, şiddeti yalnızca bir sonuç olarak değil, aynı zamanda kurucu bir araç olarak ele alır ve kültürel yıkımların çoğu zaman görünmez olduğunu vurgular. Gilles Deleuze ise kültürü sabit bir yapı değil, sürekli devam eden bir "oluş" olarak görür. Ancak bu sömürgeci kültür; doğanın içinde yeni bir doğa yaratmak yerine, çevresini yok ederek var olacağına inanan bir sistemle gelişmiştir.
Tarihin Kül Olan Hafızası: Yakılan Kütüphaneler
İnsanlığın ortak mirası olan ve bu dogmatik güçler tarafından yok edilen büyük kütüphaneler:
1. İskenderiye Kütüphanesi
2. Serapeum Kütüphanesi
3. Bağdat Kütüphanesi
4. Nalanda Üniversitesi Kütüphanesi
0 Yorum