gazete

bandor

yükleniyor
0 Yorum | 3 dk okuma süresi

Gerçeğin Gölgesinde Dokuz’da

“Kadın, İktidar ve Toplumsal İkiyüzlülük”


Gerçeğin Gölgesinde Dokuz’da

Gerçek, bu filmde bulunmaz; parçalanır, eğilip bükülür ve sonunda geriye rahatsız edici bir ayna kalır.


Ümit Ünal’ın Dokuz(2002) filmi, yalnızca anlattığı hikaye ile değil, Türkiye’de çekilmiş ilk dijital film olmasıyla da sinema tarihinde özel bir yere sahip. Bu teknik tercih, filmin temasıyla doğrudan ilişkilidir. Dijital görüntünün pürüzlü, soğuk ve ham yapısı; anlatılan dünyanın ahlaki bulanıklığını ve parçalanmış hakikatini yansıtır. Dokuz, klasik anlatının güvenli zeminini reddeder ve seyirciye net cevaplar değil, rahatsız edici sorular sunar. Film, bir cinayet hikayesi gibi başlasa da Türkiye’de, iktidar ve kadın bedeni etrafında örülen toplumsal yalanları ifşa eden bir yapıya dönüşür.

 

Gerçek Diye Bir Şey Var mı?


Dokuz, seyirciyi en başından net bir hakikatten mahrum bırakır. Filmde gerçek, sabit bir olgu değildir; anlatan kişinin konumuna, ahlakına ve korkularına göre sürekli şekil değiştiren kaygan bir zemindir. Her tanık olanı değil, olmasını istediği versiyonu sunar. Böylece film, gerçeğe ulaşmanın değil, gerçeğin nasıl örtüldüğünün hikayesini anlatır.

 

Anlatılan Ne?


Dokuz karakter, aynı olayı anlatır; fakat izlediğimiz şey dokuz farklı film gibidir. Erkek karakterlerin dili çoğunlukla savunmacı, suçlayıcı ve denetleyicidir. Kadın karakterlerin anlatıları ise neredeyse her zaman kendini aklama zorunluluğu taşır. Gerçek, iktidarı elinde tutanın ağzında biçimlenir; filmde bu iktidar çoğu zaman erkektir. Hakikat, tarafsız değil; hiyerarşik bir üretimdir.

 

Beden Üzerinden Kurulan Ahlak


Filmde ana karakter Kirpi bir birey olarak değil, ahlaki bir problem olarak ele alınır. Kirpi’nin kim olduğu değil; nasıl göründüğü, nasıl yaşadığı ve erkek düzenine ne kadar uyum sağladığı sorgulanır. Cinayet soruşturması ilerledikçe, kadının bedeni ve geçmişi toplumun ortak vicdanına sunulmuş bir delil haline gelir. Suç, fiilden çok kimlikte aranır.

 

Toplumsal İkiyüzlülüğün Sessiz Ortaklığı


Film, kimsenin tamamen masum olmadığı bir evren kurar; ancak suçun sorumluluğu eşit dağılmaz. Erkeklerin şiddeti, zaafları ya da suskunlukları insani gerekçelerle normalleştirilirken; kadınların en küçük sapması bile ahlaki bir çöküş olarak sunulur. Toplum, gerçeği arıyormuş gibi yapar; fakat aslında kendi düzenini koruyacak bir yalanı tercih eder. Film, bu ikiyüzlülüğü açıkça teşhir eder.

 

Suskunluk Bir Suç Biçimi midir?


Filmde yalnızca yalanlar değil, suskunluklar da belirleyicidir. Tanıkların söylemedikleri, söylediklerinden daha ağırdır. Bu suskunluk, Türkiye toplumunda özellikle kadınlar söz konusu olduğunda sıkça karşılaşılan bir refleksi yansıtır. “Biliyorduk ama karışmadık.” Dokuz, bu pasifliği masumiyet olarak değil, suça ortaklık olarak kodlar. Sessizlik, burada tarafsızlık değil; iktidarın yanında durmanın bir biçimidir.

 

Seyirci de Sanık Sandalyesinde


Film, seyirciyi rahat bırakmaz. Film ilerledikçe izleyici de tanıklarla aynı tuzağa düşer: yargılar, etiketler, taraf tutar. Ümit Ünal, gerçeğin peşine düşen seyirciyi sonunda kendi önyargılarıyla yüzleşmeye zorlar. Asıl soru katilin kim olduğu değildir; bizim kime inanmayı seçtiğimizdir. Film, bu soruyu yalnız karakterlere değil, doğrudan Türkiye toplumuna yöneltir.
 

Şivan Barıştıran
Selçuk Üniversitesinde Radyo Televizyon ve Sinema okudu. Almanya Bremen üniversitesinde Dijital medya eğitimini sürdürmektedir.


Sitede yayımlanan yazılar ve içerikler, yazarların kişisel görüşlerini yansıtmaktadır; BanDor’un kurumsal bakış açısıyla aynı olmayabilir ve içeriklerin sorumluluğu yazarlara aittir, BanDor sorumlu tutulamaz.

0 Yorum

Bir Yorum Bırakın