gazete

bandor

yükleniyor
0 Yorum | 3 dk okuma süresi

Romantizmin Politik Körlüğü

Rojava: Bir Yaradan Çok Bir Fikir


Romantizmin Politik Körlüğü


Duygular Nasıl Yönetilir?
Duygusallık çoğu zaman masum bir insani refleks gibi sunulur. Oysa tarihsel ve siyasal
bağlamda duygusallık, bilinci düzenleyen güçlü bir araçtır. Özellikle savaş ve direniş söz
konusu olduğunda, romantik anlatılar gerçeğin sertliğini yumuşatır, çatışmayı estetik bir
çerçeveye hapseder. Bu durum, bireyin öfke üretme kapasitesini zayıflatır.
Walter Benjamin, Tarih Kavramı Üzerine adlı metninde, geçmişin “duygusal imgeler”
aracılığıyla ehlileştirildiğini söyler. Ona göre bu imgeler, tarihin kesintili ve çatışmalı doğasını
görünmez kılar. Romantizm tam da bu noktada devreye girer: Gerçekliği anlaşılır kılmak
yerine, katlanılır hâle getirir.
 

 


Rojava: Bir Yaradan Çok Bir Fikir
Rojava’yı “yaralı” bir metaforla tanımlamak, onu edilgen bir konuma yerleştirir. Oysa burada
söz konusu olan bir acı anlatısı değil, politik bir iradedir. Rojava, yalnızca bir coğrafya değil;
özgürlük, özyönetim ve alternatif bir toplumsal örgütlenme fikridir.
Hannah Arendt, Şiddet Üzerine adlı çalışmasında, politik mücadelenin ancak bilinçli bir
amaçla anlam kazandığını vurgular. Acı tek başına dönüştürücü değildir; onu dönüştüren,
acının bir fikirle birleşmesidir. Bu nedenle mücadeleyi romantize etmek, onu politik
içeriğinden koparmak anlamına gelir.
 

 


İktidarın İnce Mekanizması: Hissetme Biçimlerinin Yönetimi
İktidar yalnızca yasalarla ya da zor aygıtlarıyla işlemez. Michel Foucault’nun da belirttiği gibi,
iktidar aynı zamanda bireylerin neyi, nasıl hissedeceğini belirleyen bir ilişkiler ağından oluşur.
Bu bağlamda romantik anlatılar, çatışmayı duygusal bir güvenlik alanına taşır.
Gilles Deleuze, iktidarın arzuyu düzenleyerek işlediğini söyler. Öfkenin bastırılması, arzunun
yönünün değiştirilmesiyle mümkündür. Böylece birey kendini özgün hisseder; oysa gerçekte,
önceden belirlenmiş bir duygu rejiminin içinde hareket eder.
 

 


İnsanın Karanlık Alanı: “X”, “İd” ve Bilincin Kökeni
Dr. Phil Stutz’un “X” olarak tanımladığı karanlık alan, insan bilincinin bastırılamayan
çekirdeğini temsil eder. Sigmund Freud bu alanı “id” kavramıyla açıklar: İlkel, dürtüsel ve
hayatta kalmaya yönelmiş bir yapı. Jacques Lacan ise bu sürecin bilincin kuruluş evrelerinde
ortaya çıktığını belirtir.
Bu karanlık alan çoğu zaman tehdit olarak görülür. Oysa tarihsel olarak bakıldığında, insanın
direnme kapasitesi tam da bu alandan doğar. Friedrich Nietzsche’nin “güç istenci” kavramı,
insanın kendini aşma arzusunun kaynağını bu bastırılamayan iç enerjide bulur.
 

 


Acı, Korku ve Merak: Tarihi İleri Taşıyan Dinamikler
İnsanlık tarihindeki büyük kırılmalar, konfor anlarında değil; acı, korku ve belirsizlik anlarında
ortaya çıkmıştır. Acı tek başına anlam üretmez, ancak bilinçle birleştiğinde yön değiştirir. Bu
noktada karanlık bilinç alanı savunucu bir işleve bürünür.
Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde, güvenlik ihtiyacı karşılanmadan üst bilinç
evrelerine geçilemez. Karanlık alan, tam da bu güvenlik ihtiyacının refleksidir. Bastırıldığında
değil, yönetildiğinde insanı ileri taşır.
 

 


Romantizm mi, Gerçeklik mi?
Romantizm bireyi rahatlatır; gerçeklik ise harekete zorlar. Tarih, rahatlatıcı anlatılarla değil,
rahatsız edici hakikatlerle ilerlemiştir. Bilincin karanlık tarafını inkâr eden her söylem,
farkında olmadan iktidarın duygusal düzenine hizmet eder.
Mesele karanlıkla savaşmak değil; onu tanımak, anlamak ve yönlendirmektir. Çünkü insanı
dönüştüren şey, bastırılmış duygular değil, yüzleşilmiş gerçekliktir.

 

 

Siya Jandar
"Ji Bo Dînozoran" adlı şiir kitabının yazarıdır.


Sitede yayımlanan yazılar ve içerikler, yazarların kişisel görüşlerini yansıtmaktadır; BanDor’un kurumsal bakış açısıyla aynı olmayabilir ve içeriklerin sorumluluğu yazarlara aittir, BanDor sorumlu tutulamaz.

0 Yorum

Bir Yorum Bırakın