gazete

bandor

yükleniyor
0 Yorum | 9 dk okuma süresi

Asimilasyon:

“Kürtlerde Tarihsel ve Güncel Bir Kırılma”


Asimilasyon:

 

Tarihsel Bir Olgu
Tarih boyunca dil ve kültür asimilasyonu, imparatorlukların, ulus-devletlerin ve ideolojik
rejimlerin en yaygın yönetim ve kontrol araçlarından biri olmuştur. Bir halkın dilinin
yasaklanması, kültürel üretiminin bastırılması, coğrafyasının yeniden adlandırılması ve
kimliğinin inkâr edilmesi; yalnızca sembolik değil, doğrudan varoluşsal sonuçlar doğuran
politik müdahalelerdir. Bu tür uygulamalar, çoğu zaman “modernleşme”, “ulusal birlik”,
güvenlik” veya “medenileştirme” söylemleriyle meşrulaştırılmıştır.


Bu bağlamda tarihsel olarak en ağır ve çok katmanlı asimilasyon süreçlerine maruz kalmış
halklar arasında; Yerli Amerikalılar (ABD ve Kanada), Aborjinler (Avustralya), Basklar
(İspanya-Fransa), İrlandalılar (Britanya), Berberiler/Amazighler (Kuzey Afrika), Filistinliler ve
Kürtler yer almaktadır. Bu halklara yönelik asimilasyon politikaları; devletler (ABD, Britanya,
Fransa, İspanya, Türkiye, İran, Irak, Suriye), sömürge idareleri, askeri rejimler ve kimi zaman
paramiliter örgütler eliyle yürütülmüştür.


Tarihte bu politikalara karşı çok sayıda entelektüel, siyasetçi ve düşünür dilin bir halkın
kolektif hafızası” olduğunu vurgulamıştır. Örneğin İrlandalı düşünür Douglas Hyde, 1892’de
yaptığı konuşmada şunu ifade etmiştir: “Bir ulusu yok etmenin en etkili yolu, onun dilini
unutturmak ve yerine başka bir dil koymaktır.” Benzer biçimde Frantz Fanon, sömürgecilik
bağlamında dilin yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda bir tahakküm mekanizması
olduğunu ortaya koymuştur.


Bu genel tarihsel çerçeve içinde Kürtler, modern Ortadoğu tarihinde eşine az rastlanır
biçimde, dört farklı ulus-devletin sınırları içinde, eş zamanlı ve süreklilik arz eden bir dil,
kültür ve kimlik asimilasyonuna maruz bırakılmıştır.

 


Osmanlı’dan Ulus-Devletlere: Kürt Meselesinin Tarihsel Kırılmaları


Osmanlı Dönemi


Osmanlı İmparatorluğu’nda Kürtler, özellikle 16. yüzyıldan itibaren görece özerk mirlikler
aracılığıyla varlıklarını sürdürmüş, dil ve kültür açısından sistematik bir yasaklama ile
karşılaşmamıştır. Ancak 19. yüzyılda merkezileşme politikaları (Tanzimat ve Islahat süreçleri)
ile birlikte Kürt mirliklerinin tasfiyesi, Kürt coğrafyasının askeri ve idari olarak denetim altına
alınmasının önünü açmıştır. Bu dönem, Kürt siyasal ve kültürel özerkliğinin aşamalı olarak
ortadan kaldırıldığı bir geçiş evresidir.

 


Sykes-Picot ve Sonrası: Dört Parça Kürdistan


1916 Sykes–Picot Anlaşması ve devamında Lozan düzeni ile Kürdistan coğrafyası dört
ulus-devlet arasında bölünmüştür:


● Türkiye
● İran
● Irak
● Suriye


Bu bölünme, Kürtler açısından yalnızca coğrafi değil; dilsel, kültürel ve toplumsal
parçalanmayı da beraberinde getirmiştir. Her devlet, kendi ulus-inşa süreçleri doğrultusunda
Kürt kimliğini ya inkâr etmiş ya da bastırmıştır.

 


Türkiye Merkezli Asimilasyon Politikaları (1923–Günümüz)


İsim Politikaları, Nüfus İdareleri ve Çift Kimlik Gerçeği


Türkiye’de Kürtlerin maruz kaldığı asimilasyonun en görünür fakat en az konuşulan
boyutlarından biri, kişisel isimler üzerinden yürütülen sistematik müdahalelerdir. Uzun yıllar
boyunca Kürtçe isimlerin nüfus idareleri tarafından reddedilmesi, değiştirilmesi veya keyfî
biçimde dönüştürülmesi, Kürt toplumunda yaygın bir “çift isimli yaşam” pratiği yaratmıştır.


Bugün Kürtlerin önemli bir bölümü;


● Resmî işlemlerde kimliklerine yazılmış Türkçe isimleri kullanmakta,
● Gündelik hayatta, aile ve toplum içinde ise Kürtçe isimleriyle yaşamaktadır.
 

Nüfus dairelerinde Kürtçe isimlerin;


● Alaycı,
● Küçük düşürücü,
● Onur kırıcı biçimlere çevrilmesi,
● Anlamı bozularak absürt karşılıklarla yazılması,
● Ya da ideolojik olarak aşırı Türkçü isimlerle ikame edilmesi,


asimilasyonun yalnızca yasaklayıcı değil, aşağılayıcı bir karakter taşıdığını göstermektedir.
İsim, bireyin kimliğinin en temel taşıyıcısıyken; bu müdahaleler Kürtlerin daha çocuk yaşta
kimlikleriyle mesafelenmesine yol açmıştır.

 


Erken Yaşta Dil Kırılması ve Oto-Asimilasyon


Özellikle 2000’li yıllardan sonra Türkiye’de kırsal Kürt yerleşimlerine kadar yaygınlaştırılan
kreş ve okul öncesi eğitim uygulamaları, tek dilli (Türkçe) bir pedagojik çerçeveye
oturtulmuştur. Bu kurumlarda Kürtçe konuşan çocukların;


● Oyuncak,
● Çikolata,
● Hediyeler


gibi ödüllerle Türkçe konuşmaya teşvik edilmesi, açık bir dil yasaklamasından ziyade “ödül
temelli oto-asimilasyon” mekanizmasını devreye sokmuştur. Çocuk yaşta kurulan bu dilsel
hiyerarşi, Kürtçeyi değersizleştirirken Türkçeyi toplumsal kabulün anahtarı haline getirmiştir.

 


Kültürel Alanın Boşaltılması: Müzik, Dans ve Görünürlük


Türkiye’de düğün, konser ve kamusal eğlence alanlarında Kürt halayının yerini giderek;

● Zeybek,
● Horon,
● Ankara havası


gibi Kürt kültürüyle tarihsel ve coğrafi bağı olmayan oyun ve figürlerin alması, kültürel
dönüşümün en görünür örneklerinden biridir. Bu tercih, bireysel zevk değişimi olarak değil;
televizyon yayınları, dijital platformlar ve popüler kültür aracılığıyla sürekli teşvik edilen bir
kültürel ikame süreci olarak okunmalıdır.


Bu ikame, Kürt halayını ve onun taşıdığı kolektif hafızayı görünmez kılarken; Kürt gençliğini
kendi kültürel kodlarından uzaklaştıran bir normalleşme üretmektedir.

 


Müzik ve Edebiyat Yoluyla Asimilasyon: Türkçeleştirme Pratiği


Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren müzik ve edebiyat alanı, Kürt kimliğinin görünmez
kılınmasında en etkili araçlardan biri olmuştur. Özellikle Diyarbakır, Urfa, Antep, Van,
Adıyaman, Malatya gibi tarihsel olarak Kürt kültürel üretiminin yoğun olduğu şehirlerde
ortaya çıkan yüzlerce eser; ya doğrudan yasaklanmış ya da Türkçeleştirilerek özünden
koparılmıştır.


Bu süreçte Kürtçe ağıtlar, stranlar ve dengbêj geleneğine ait eserler;


● Sözleri değiştirilerek,
● Melodileri sadeleştirilerek,
● Kürtçe bağlamından kopartılıp anonimleştirilerek


Türkçe popüler müzik repertuvarına dahil edilmiştir. Ortaya çıkan ürün, ne özgün Kürt
kültürünü yansıtan ne de sahici bir Türk halk müziği geleneğine oturan, melez ve içi
boşaltılmış bir popüler kültür formu olmuştur.


Celal Sesigüzel, İzzet Altınmeşe, Burhan Çaçan, Mahsun Kırmızıgül, İbrahim Tatlıses gibi
köken olarak Kürt olan fakat üretimlerini büyük ölçüde Türkçe üzerinden sürdüren sanatçılar,
bu asimilasyon sürecinin taşıyıcı figürleri haline getirilmiştir. 

Bu isimler üzerinden;


● Kürtçe melodilerin Türkçe sözlerle yeniden dolaşıma sokulması,
● Kürt müziğinin “Doğu müziği” gibi muğlak kategoriler altında eritilmesi,
● Kürt kimliğinin folklorik bir renge indirgenmesi


hızlı ve geniş kitlelere ulaşan bir kültürel dönüşüm yaratmıştır.


Bu durum bireysel tercihlerle sınırlı değildir. Arşivlerde, TRT başta olmak üzere devlet
destekli yayıncılıkta;


● Kürtçe eserlerin Türkçeye çevrilerek yayınlandığı,
● Kaynak dilin özellikle belirtilmediği,
● Kürt besteci ve söz yazarlarının anonimleştirildiği


binlerce kayıt bulunmaktadır. Bu kayıtlar üzerine yapılmış çok sayıda akademik çalışma,
müzikoloji ve kültürel bellek araştırması mevcuttur.


Benzer bir süreç edebiyat alanında da yaşanmıştır. Kürtçe sözlü edebiyat ürünleri, masallar
ve destanlar Türkçe derlemeler içinde eritilmiş; Kürtçe yazan yazarlar ise ya sansürlenmiş ya
da Türkçe yazmaya zorlanmıştır.


Bu bağlamda müzik ve edebiyat, Kürtçeyi yaşatan alanlar olmaktan çıkarılıp; Kürtçenin
gereksiz, geri ve “piyasası olmayan” bir dil olduğu algısını pekiştiren araçlara
dönüştürülmüştür.

 


İran, Irak ve Suriye’de Kürtlere Yönelik Politikalar


● İran: Kürtçe eğitim yasakları, kültürel faaliyetlerin sıkı denetimi ve güvenlik merkezli
bastırma politikaları sürmektedir. Kürt dili kamusal alanda sınırlı ve güvencesizdir.


● Irak: Baas rejimi döneminde Araplaştırma politikaları, Enfal operasyonları ve Halepçe
katliamı, Kürtler açısından fiziksel ve kültürel yıkımın en sert örneklerini
oluşturmuştur. 2000’ler sonrası Güney Kürdistan’da görece kurumsal iyileşmeler
yaşansa da dil ve kültür uzun süre ağır tahribat görmüştür.


● Suriye: Kürtlerin uzun yıllar vatansız bırakılması (ajanib), Kürtçe yasakları ve
demografik mühendislik politikaları uygulanmıştır. Buna karşın son yıllarda Rojava’da
farklı bir deneyim ortaya çıkmıştır.

 


Rojava Deneyimi: Dil ve Kültürde Karşıt Bir Yönelim


Rojava’da son yıllarda dil, eğitim ve kültür alanında dikkat çekici iyileşmeler yaşanmaktadır.
Kürtçe, eğitim sisteminin asli dillerinden biri haline gelmiş; anaokulundan üniversite düzeyine
kadar Kürtçe eğitim veren kurumlar oluşturulmuştur. Çok dilli müfredat uygulamalarıyla
birlikte Kürtçe, kamusal ve pedagojik bir dil olarak kurumsallaştırılmaktadır.


Benzer biçimde Güney Kürdistan’da (Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi) eğitim dili büyük
ölçüde Kürtçedir. Okullarda, üniversitelerde ve resmî kurumlarda Kürtçenin kullanımı, dilin
kuşaklar arası aktarımını güçlendiren temel faktörlerden biri olmuştur.


Hunergeha Welat gibi kurumlar aracılığıyla;


● Müzik,
● Sinema,
● Tiyatro


alanlarında nitelikli ve kolektif sanatsal üretimler artmış, Kürtçe yalnızca korunmaya çalışılan
bir dil olmaktan çıkıp yaşayan ve üreten bir kamusal dile dönüşmeye başlamıştır.

 


İçsel Bir Eleştiri


Kürtlerin maruz kaldığı dil ve kültür asimilasyonu yalnızca devlet politikalarıyla açıklanamaz.
Bu sürecin sürmesinde, Kürt parti, kurum, siyasi hareket ve örgütlerinin dil konusundaki
zayıf, tutarsız ve ikincil yaklaşımının da önemli bir payı bulunmaktadır.


Bugün Kürtleri temsil iddiasında olan birçok yapı;


● Faaliyetlerini ağırlıklı olarak Türkçe,
● Bölgesel bağlamda Arapça veya Farsça,


üzerinden yürütmekte; Kürtçeyi ise çoğu zaman sembolik, tali veya folklorik bir unsur olarak
ele almaktadır. Oysa dil, bir halkın mücadelesinde süs değil, merkezdir.


Kürtçenin siyasal, örgütsel ve kurumsal yaşamın asli dili haline getirilmemesi;


● Parti programlarında,
● Basın açıklamalarında,
● Eğitim faaliyetlerinde,
● Hukuki ve idari yazışmalarda


Türkçenin tercih edilmesi, devletin yıllardır dayattığı dil hiyerarşisinin Kürt yapıları tarafından
da fiilen yeniden üretilmesine yol açmaktadır.


Bu durum özellikle Türkiye bağlamında belirgindir. Kürtçe için etkili, sürekli ve kitlesel bir
mücadelenin ortaya çıkmamasının nedenlerinden biri; Kürt siyasal aktörlerinin, anadili
meselesini güvenlik, seçim veya pragmatik kaygılar karşısında geri plana itmesidir. Anadili
merkeze almayan bir özgürlük söylemi, kaçınılmaz olarak eksik ve kırılgan kalmaktadır.


Dahası, Kürtçenin örgütsel dil olarak kullanılmaması, genç kuşaklara şu örtük mesajı
vermektedir: Kürtçe, özel alana ait; Türkçe ise kamusal ve “ciddi” dildir. Bu algı, devlet
baskısından bağımsız olarak, içselleştirilmiş bir asimilasyon üretmektedir.


Bu nedenle dil meselesi yalnızca bir hak talebi değil; Kürt siyasi hareketi açısından aynı
zamanda bir özeleştiri ve yeniden yapılanma alanıdır.


Kürtçe bugün hala milyonlarca insan tarafından konuşulsa da, kuşaklar arası aktarım ciddi
biçimde zayıflamıştır. Dilin kamusal hayattan dışlanması; kültürün folklorik bir süsleme
unsuruna indirgenmesi, kimliğin ise “güvenlik sorunu” olarak kodlanması, Kürt toplumunda
derin sosyolojik kırılmalar yaratmıştır.


Bu yazının amacı; bir mağduriyet hiyerarşisi kurmak değil, tarihsel gerçeklikleri manipüle
etmeden, somut veriler ve gözlemlerle görünür kılmaktır. Dilini kaybeden bir halk, yalnızca
kelimelerini değil; hafızasını, dünyayı algılama biçimini ve geleceğini de kaybetme riskiyle
karşı karşıyadır.


Bu nedenle Kürtçe ve Kürt kültürü meselesi, yalnızca Kürtlerin değil; birlikte yaşama
iddiasındaki tüm toplumların demokrasi ve adalet sınavıdır.

 

 

Serdar Yiğit
Özel sektör ve kamuda birçok projede yer almış, uzun yıllar MKM’de kültür ve sanat çalışmalarında bulunmuştur. Tarih, din ve teknoloji üzerine araştırmalar yapmaktadır.


Sitede yayımlanan yazılar ve içerikler, yazarların kişisel görüşlerini yansıtmaktadır; BanDor’un kurumsal bakış açısıyla aynı olmayabilir ve içeriklerin sorumluluğu yazarlara aittir, BanDor sorumlu tutulamaz.

0 Yorum

Bir Yorum Bırakın