Siz neden vicdani reddinizi açıkladınız? Kişi neden vicdani ret kararı almalıdır?
Ben 2011 yılında vicdani reddimi açıkladım. O dönem, tutuklu vicdani retçi İnan Suver’in cezaevi görüşçüsü ve aynı zamanda İnan Suver’le Dayanışma İnisiyatifi’nin örgütleyicilerinden biriydim. Cezaevi ziyaretleri, vicdani reddin bir bireyin ve onun yakın çevresinin yaşamında nasıl katmanlı baskılar yarattığını doğrudan görmemi sağladı. Bu deneyim benim için dönüştürücüydü. Aynı dönemde savaş karşıtlığı ve antimilitarizm üzerine yaptığım okumalar, yürüttüğüm kampanyalar ve diğer retçilerin yaşadıkları da bu kararı almamda etkili oldu.
Bana göre vicdani ret sadece savaş karşıtlığı değil; insanın kendi vicdanına sadık kalma hakkıdır aynı zamanda. Zorunlu askerlik, bireyin inançlarını, değerlerini ve etik duruşunu yok sayarak onu bir emir-komuta zincirine dahil etmeye çalışır; itaati normalleştirir. Oysa insan, düşünme ve özgür iradesiyle karar verme yetisine sahip bir varlıktır. Bu yüzden vicdani ret, bireyin iradi varlığını pratikleştirmesi, bu varlıkta ısrar etmesi halidir.
Ayrıca militarizmin toplumsal yaşamın her alanına sızdığı bir gerçeklik içerisinde yaşadığımızı düşünürsek, vicdani ret aynı zamanda bu yapının da sorgulanması demektir. Sadece savaşın değil; savaşın dilinin, beslendiği hiyerarşinin, otoritenin, erkekliğin ve şiddetin reddidir.
Bir kadın tarafından vicdani reddin açıklanması ne anlama geliyor ve önemi nedir?
Kadınların vicdani reddi, militarizme ve militarizmin toplumsal cinsiyetin inşasıyla olan ilişkisine dair bir reddir bence. Zorunlu askerlik mekanizması, erkekliği şiddetle özdeşleştirirken; kadınları “korunması gereken” pasif varlıklar olarak konumlandıran bir sistemin taşıyıcısıdır.
Bir kadın vicdani ret açıklaması, bu sistemin ve militarizm ile toplumsal cinsiyetin iç içe geçmiş ilişkisine karşı bir itirazdır. Cynthia Cockburn’un da söylediği gibi, kadınların antimilitarist mücadelesi sadece savaşın sonuçlarına değil, onun köklerine yöneliktir. Yani kadınlar, savaşın yalnızca fiziksel yıkımına değil, onun gündelik hayatta yeniden üretildiği diline, kurumlarına ve rollerine karşı da ses yükseltirler.
Vicdani retçi kadınların yaptığı da bence tam olarak budur. Bir kadının vicdani ret ilanı, “askerlik yapmıyorum” demekten çok daha fazlasıdır. Pınar Selek, Türkiye’deki feminist hareketin militarizme karşı duruşunu anlatırken, kadınların vicdani ret beyanlarını devletin erkeklik üzerinden kurduğu tahakküme karşı bir özgürleşme alanı olarak tanımlar. Kadınların ret açıklamaları sadece savaş karşıtı bir duruş değil, aynı zamanda patriyarkal düzene karşı bir itirazdır; hem antimilitarist hem feminist bir direniş biçimidir.
Türkiye’de vicdani reddini açıklayan biri neyle karşılaşır? Hukuki, toplumsal ve kişisel düzeyde ne tür baskılar veya sonuçlar yaşanıyor?
Türkiye’de vicdani reddini açıklayan biri, maalesef hukuki anlamda büyük bir boşlukla ve bunun yarattığı ağır sonuçlarla karşılaşıyor. Türkiye, Avrupa Konseyi üyesi olmasına rağmen vicdani ret hakkını henüz yasal olarak tanımayan tek ülke. Bu durum, vicdani retçilerin “askerlikten kaçma” suçlamasıyla defalarca yargılanması, idari para cezalarına çarptırılması, ceza davalarıyla karşılaşması ve hapis riskiyle karşı karşıya kalması anlamına geliyor.
Bu hukuki süreç, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de tanımıyla bir “sivil ölüme” neden oluyor. Kişinin kayıtlı bir şekilde çalışması, eğitim hayatına devam etmesi, özgürce seyahat etmesi, hatta kendi adına kayıtlı bir banka hesabı açması gibi basit işlemleri halletmesi bile büyük bir sorun haline geliyor.
Toplumsal ve kişisel düzeyde baskı çok yönlü. Vicdani retçiler, askerliği kutsayan bir toplumda genellikle “vatan haini” ya da “terörist” olarak yaftalanabiliyor. Bu durum, aile ve sosyal çevreden dışlanma, iş hayatında ayrımcılığa uğrama ve genel bir tecrit hissine yol açıyor. Kişinin hayatının geri kalanında sürekli bir takip ve ceza tehdidi altında yaşaması, psikolojik olarak da yıpratıcı bir baskı oluşturuyor. Birçok vicdani retçi, bu baskılarla başa çıkabilmek için tüm yaşamlarını bir direnişe dönüştürmek zorunda kalıyor.
Dünyada vicdani ret hakkı nasıl tanınıyor? Türkiye’nin bu konudaki tutumunu diğer ülkelerle karşılaştırdığınızda nasıl bir tablo ortaya çıkıyor?
Dünyaya baktığımızda vicdani ret hakkı, düşünce, vicdan ve din özgürlüğünün temel bir parçası olarak görülüyor. Avrupa Konseyi üyesi ülkeler arasında Türkiye hariç tüm ülkeler, vicdani ret hakkını yasal olarak tanımış durumda. Bazı ülkelerde zorunlu askerlik sürse bile, vicdani retçilere askeri olmayan alternatif sivil hizmet imkânı sunuluyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Bayatyan / Ermenistan ve Erçep / Türkiye kararlarıyla vicdani reddin Sözleşme’nin inanç özgürlüğü maddesi kapsamında korunduğunu netleştirdi ve bu alanda evrensel bir standart belirledi.
Ancak Türkiye’nin konumu bu tabloda oldukça geride. Türkiye, AİHM’nin aleyhinde verdiği mahkûmiyet kararlarına ve uluslararası çağrılara rağmen vicdani ret hakkını hukuken tanımayan tek Avrupa Konseyi üyesi ülke olmayı sürdürüyor. Bu tutum, Türkiye’nin insan hakları standartlarına uyumsuzluğunu ve vicdani ret hakkını kullanmak isteyen bireyleri hukuki ve toplumsal olarak ağır bedeller ödemeye zorladığını gösteriyor.
Dünyada neredeyse her toplumda bir askeri yapılanma varken, özellikle ezilen ya da işgal altındaki toplumların öz savunma biçimi olarak silahlı mücadeleye başvurduğu durumlarda vicdani ret ne kadar mümkün?
Bu çok derin ve ahlaki bir ikilemi barındıran bir soru. Vicdani ret genellikle bireysel bir etik veya politik duruş olarak konuşulurken, bahsedilen koşullar toplumsal bir varoluş mücadelesini içeriyor. İşgal veya sistematik baskı altındaki bir toplumda, silahlı savunma var olmanın tek yolu olarak görülebilir.
Bu bağlamda vicdani ret, sadece askerlikten değil; kolektif bir direniş biçiminden de geri durmak gibi algılanabilir ve bu nedenle hem içeriden hem dışarıdan “sorumsuzluk” gibi tepkilerle karşılaşabilir. Mümkün olup olmaması, o toplumun hayatta kalma öncelikleri ve bireysel özgürlüğe ne kadar alan tanıyabildiğiyle doğrudan ilişkilidir.
Ezilen toplumların kendi içindeki askeri yapılar zorunlu askerlik uyguladığında, bu yapıların içinde de vicdanı çatışan, şiddet dışı direniş veya alternatif hizmet talep eden bireyler her zaman ortaya çıkabilir. Dolayısıyla pratikte zor olsa da, vicdani ret ahlaki bir talep olarak varlığını sürdürür.
Rojava örneği bu açıdan önemlidir: 2016’da Cizîrê Kantonu’nda çıkarılan bir yasa ile 21–30 yaş arası bireyler için uygulanan zorunlu askerlik sistemine karşı vicdani ret hakkı tanındı. Bu, öz savunma temelli bir yapının içinde bile bireysel vicdanın önemsenebileceğini göstermesi açısından kritiktir.
İsrail’de hem kadın hem erkek vicdani retçilerin zorunlu askerliği reddetmeleri, devletin militarist yapısına ve Filistin işgaline karşı antimilitarist bir tutum takınmaları ülke içinde ve dışında ne tür politik ve yaşamsal sonuçlar doğuruyor?
İsrail gibi zorunlu askerliğin derin bir toplumsal tabu olduğu bir ülkede vicdani ret, hem politik hem de kişisel düzeyde yüksek bir bedel gerektiriyor. Politik açıdan vicdani retçiler, ordunun ve Filistin işgalinin sorgulanamaz konumuna karşı doğrudan bir direniş örgütlüyor. Özellikle Filistin işgaline veya belirli operasyonlara karşı ret beyan edenler —ki bu duruş “seçici ret” olarak adlandırılır— devlet tarafından ulusal birliğe zarar vermekle suçlanıyor.
İsrail devleti genellikle sadece mutlak pasifizmi (her türlü şiddeti reddetmeyi) kabul etme eğiliminde olup, Filistin’de işgale karşı çıkan retçileri siyasi gerekçelerle reddederek hapse gönderiyor. Hem kadın hem erkek vicdani retçiler, genellikle birkaç haftadan aylara kadar süren tekrarlayan hapis cezalarıyla karşılaşıyorlar.
Yaşamsal sonuçlar ise ağır bir “sivil cezalandırma” biçiminde ortaya çıkıyor. IDF’e katılmayı reddedenler toplumda dışlanma, damgalanma ve iş imkânlarının kısıtlanması gibi sorunlarla karşılaşıyor. Buna rağmen bu retçiler, İsrail’in politikalarına içeriden gelen nadir ve güçlü etik sesler olarak görülüyor ve uluslararası anlamda dayanışma imkânına erişiyorlar.
0 Yorum