Serqo kim, önce kısaca seni tanıyalım:
Renkler, sesler ve kelimelere tutkulu bir Diyarbakır çocuğu.
Müzikle ilk tanışman nasıl oldu? Rap’e özellikle ne zaman ve nasıl ısındın?
Çocukken arkadaşlarla internet kafelere Counter oynamaya giderdik. İnternet kafelerin sahipleri bizim o zamanki kültür öncülerimizdi. Yeni müzikle hep onlar aracılığıyla tanışırdık. Bir nevi dönemin Shazam’larıydılar. Mesela System of a Down, Linkin Park gibi gruplarla bu yıllarda tanışmıştım.
Bir yandan da o dönemde internet kafelerin fon müziği hâline gelmiş bazı şarkılar vardı. Silkroad veya Knight oynarken kulaklıktan “Tû Gûl î Ez Bilbilê Te Me” ya da “Delalê Ka Ew Soza Te Da Min” şarkılarını 377 kere arka arkaya dinlemek, bizim kuşağın ilk meditasyon yöntemi sayılabilir.
Rap özelinde konuşacak olursak, Serhado ve Sagopa Kajmer dinleyerek büyüdüm. İyi rap, içimde hep büyük bir coşku hissi yarattı.
Bunun yanında dayım, 2000’li yılların başında, ben daha çocukken elektronik müzik yapıyordu. Saatlerce onu FL Studio’da müzik yaparken izlediğim olmuştur. Çok vizyonlu ve gözde bir insandır; ondan etkilenmiş olmam da çok olası.
Serqo sahne ismini seçerken neyi ifade etmek istedin, bir hikâyesi var mı?
Lisedeyken Kürtlüğümden utanırdım. O zamanlar kendimi geliştirme arzusuyla yanıp tutuşuyordum. Çok ders çalışıyor, İngilizce öğreniyor, müzikte kendimi ilerletiyor ve kafamda kurduğum bir “üst insan”a dönüşmeye çalışıyordum.
Bu “daha üstün” insan olma çabasına eşlik eden bir durum vardı: Konuştuğum Türkçeyi değiştirmeye başlamıştım. Anamdan babamdan öğrendiğim Kürt aksanlı Türkçeyi bastırıyor, İstanbul Türkçesiyle konuşmaya çalışıyordum; daha doğrusu Türkçem zaten öyleymiş gibi rol yapıyordum.
Bu yıllarda ismim sorulduğunda “Serkan” derken “k” harfini aşırı zorlama bir şekilde yumuşatıyordum. Bilirsiniz, Kürtlerin aksanı özellikle “k” harfinin telaffuzunda kendini belli eder. Biz “k”yi Türklere göre daha kalın söyleriz. Bu yüzden adımı her söylediğimde kendimi kasardım. Sanki biri beni kafamdan tutup Türklük havuzuna sokup çıkarıyordu her “k” dediğimde.
Yıllar sonra sömürgecilik kavramıyla tanıştığımda ve bu sömürgeciliğin psikolojik etkilerinden kurtulabilmiş Kürtlerle karşılaştığımda anladım ki bu utanç bana sistem tarafından öğretilmişti ve bunun paramparça edilmesi gerekiyordu. Asıl otantik benliğimiz, o utancı parçaladığımız yerden ortaya çıkacaktı.
O zamandan beri özüme dair her şeyi kendimde taşımaya gayret ediyorum. Dolayısıyla sistemin bana verdiği isim olan Serkan olarak değil; mahallede kirvelerimin bana seslendiği gibi, gırtlaktan bir “q” ile Serqo olarak var olmak hayatıma anlam katıyor. Bu benim için bir “xwe bûn” deneyimi.
Diaspora mı ülke mi diye sorulduğunda hangisi, neden?
Tabii ki herkes huzurla ve kendisi olarak yaşayabileceği bir ülkeye sahip olmak ister. Ben böyle bir yere sahip olduğumu hissetmiyorum. O yüzden şu an diasporada olmak beni daha iyi hissettiriyor.
Odise şarkısını ve hikâyesini kısaca anlatır mısın?
Odise, çok yakınımda bulunan birçok dostumun yurt dışına çıkış hikâyesinden etkilenerek ortaya çıktı. Bazı arkadaşlarımın yurt dışına çıkış süreçlerinin yakın takipçisi oldum. Şarkıda bahsi geçen Afgan çeteleri, Sırbistan’daki sınır ormanı, Macaristan sınırından merdivenle atlama meseleleriyle bu süreçte tanıştım.
Hikâyenin devamında, diasporadaki neredeyse herkesi ilgilendiren “kâğıt” meselesini anlatmadan olmayacaktı. Diasporadaki insan, kendini her an sisteme kanıtlamak zorunda. Katil olmadığını, suçlu olmadığını, makul bir insan olduğunu ispat etmekle yükümlü kılınmış bir “olağan şüpheli” gibi yaşıyor.
Vatansızlık deneyiminin dertlerinden tamamen kurtulmanın mümkün olmadığını kabullenince, bari bu dertlerden biraz kaçıp güzellik deneyimlerine sığınalım istedim şarkıda. Sonra da halay ve kapanış.
Odise bir Yunan destanının adı ve bir “eve dönüş” hikâyesi. Bana göre yurt dışına göç eden insanlar olarak hepimiz bir “ev hissi” arayışındayız; çünkü ana yurdumuzda bu hissi bizden çalmış durumdalar. Bu yüzden Odise isminin bu parçaya yakıştığını düşündüm.
Müziğinde kimlerden ilham alıyorsun? Rap ve diğer türler?
Tarz olarak en çok indie, soul, funk, desert blues ve psychedelic rock dinliyorum. 60’lar ve 70’lerin karakter kokan müziğine bayılıyorum. Kuzey Afrika’nın Kürtleri diyebileceğimiz Tuareglerin gitar çalma üslupları beni evimde hissettiriyor.
Üç abisini Fas devletiyle çatışmalarda kaybetmiş Mariam Hassan’ın blues’u bana büyük ilham veriyor. Tame Impala’nın hipnotize eden melodileri harika. Parcels grubunun loop’ları endişe hissiyle başa çıkmada birebir.
Rap müziği bu tarzlara göre daha az dinliyorum doğrusu. Fransızca rap’te MC Solaar, IAM, Damso; Amerikan rap’te Kendrick Lamar, A$AP Rocky ve Kanye West’i seviyorum. Kürtçe rap’te Sîmyager’i çok beğeniyorum, Türkçe rap’te Ezhel büyük bir üstat.
Söz yazarken önce beat mi gelir, kelimeler mi?
Sanırım bu herkeste farklıdır. Bende önce içimde bir duygu oluşuyor. O duyguyu alıp bir beat’e dönüştürüyorum, sonra söz yazmaya başlıyorum.
Prodüksiyon sürecin nasıl? Beat’leri kendin mi yapıyorsun?
Uzun süredir evimde bir stüdyo ortamım oluşsun diye uğraşıyordum, sonunda oldu. Ev arkadaşım Baran Acıdere ile birlikte evde günlük olarak müzikle ilgileniyoruz, sürekli demolar oluşturuyoruz.
Salonumuzda bateri, trompet, gitar, bağlama gibi enstrümanlar biriktirdik; bazen dostlarımızla birlikte doğaçlama müzik takılıp güzel anlar yakalıyoruz, sonra bunlar da başka şarkılar için demolara dönüşüyor. Baran hem prodüktör hem multi enstrümantalist, o yüzden onunla birlikte olmak müzikal olarak beni çok geliştiriyor. Onun dışında temasta olduğum çok fazla müzisyen arkadaşım var; birbirimizi sürekli besliyor ve motive ediyoruz.
Stüdyoda çalışırken en çok zorlandığın şey ne? Performans öncesi ritüellerin var mı?
En zorlandığım kısım söz yazma. Kafamdaki hikâyeleri söze dökmenin en estetik yolunu henüz tam keşfedemediğimi düşünüyorum. Daha doğrusu, hangi ortamdayken sözlerin kendiliğinden aktığını tam çözemedim. Bazen çok güzel akıyorlar, bazen de ilham perileri beni ghostluyor.
Video konseptini nasıl seçiyorsun? Görsellik müziğinle nasıl bir bağ kuruyor?
Görsel estetik konusu beni çok heyecanlandıran bir konu. Ben genel olarak sanatı yeni bir kimliğin ve varoluş biçiminin yaratım alanı olarak görüyorum. Bunu bir yandan parçaların sözleri ve altyapısıyla yapmaya çalışırken, diğer taraftan görsel yönüyle de oluşturmak istiyorum.
Odise özelinde konuşacak olursak, bu parçanın klibinde çok fazla insanın emeği oldu. En başta yönetmen Altay Erlik ve yapımcı Matthew Geissendoerfer çok büyük katkı sundular. Onların inancı ve yeteneği olmasaydı bu işi ortaya çıkaramazdık.
Onun dışında saysam bitmeyecek bir sürü insan katkı sundu. Klibin senaryosu kafamda oluşmuştu; Altay bunu dinleyip bu fikre kendi vizyonuyla can verdi ve proje benim tahmin ettiğimden çok başka bir seviyeye fırladı. Yine animasyon kısmında Miraç Aykın projeyi çok sahiplendi ve bence çalışmaya bambaşka bir hissiyat kattı.
Rap’in bugün toplumdaki rolünü nasıl görüyorsun? Sözlerinle insanlara ne söylemek istiyorsun?
Heyecanla takip ettiğim Kürt ressam Serdar Mutlu, bir röportajında çalışmalarını “kolektif bir inşa sürecine mütevazı bir katkı” olarak tanımlıyordu. Bunu okumak çok hoşuma gitmişti.
Aslında dünyanın dört bir yanına yayılmış welatparêz duygudaşlar olarak biz de bir inşa sürecinin parçasıyız. Herkes bir yerinden tutuyor. Ben de kendi köşemde işimi yapmaya çalışıyorum. Yaşasın Mezo-fütürizm!
Şu an çalan bir beat’e saniyeler içinde söz dökebilseydin, ilk cümlen ne olurdu?
Bu, eski Deniz’in ölümünün son yıl dönümü.
Genç dinleyicilere bir mesaj vermek istesen bu ne olurdu?
Ülkemin genç ve kendinden şüphe eden gençlerine Eminem’in Beautiful şarkısındaki o çok değerli cümleyi hatırlatmak isterdim:
“Don’t let them say you ain’t beautiful.”
Diyarbakır Bağlar’dan İstanbul Esenyurt’a; Ankara Haymana’dan Erzurum Karayazı’ya tüm ejderhalara sesleniyorum:
Kartal burunlarımızla, esmer tenimizle, kalın kaslarımızla, bozuk Türkçemizle, halayda hiperaktif omuzlarımızla, pantolon altı Jiber içliklerimizle en az yeryüzünün bütün halkları kadar güzeliz. Kimsenin bize güzel olmadığımızı söylemesine izin vermeyelim.
0 Yorum