Bir insanın evinde pişen yemeği, onun inancı yüzünden haram görmek…
İlk bakışta yalnızca dinî bir mesele gibi görünebilir. Oysa biraz yakından bakıldığında bunun yemekle, hatta çoğu zaman dinle bile doğrudan ilgisi olmadığı anlaşılır.
Mesele, insanı nasıl gördüğümüzdür. Kimi insanları kendimize yakın, kimilerini uzak; kimilerini makbul, kimilerini sakıncalı kabul etmemizi sağlayan görünmez zihinsel sınırların nasıl oluştuğudur.
“Alevinin evinde yemek yenmez.”
“Êzidînin lokmasına el sürülmez.”
“Aleviye kız verilmez.”
“Êzidî ile evlenilmez.”
Bunlar yalnızca birkaç cümleden ibaret değildir. Bir toplumun başka bir toplumu nasıl tanımladığının gündelik hayattaki karşılığıdır. Çünkü bir insanın sofrasını reddetmek, aslında o insanın varlığı hakkında hüküm vermektir.
Bir Lokmayı Kirli Yapan Nedir?
Bir tencere yemeğin içinde onu kirletecek bir inanç bulunmaz.
Yemeğin içinde mezhep yoktur. Etnisite yoktur. İdeoloji yoktur. Bir insanın inancı, yemeğin fiziksel niteliğini değiştirmez.
O hâlde bazı insanların Alevinin veya Êzidînin lokmasını haram görmesinin asıl nedeni nedir?
Burada psikolojik ve toplumsal bir mekanizma devreye girer. İnsan zihni, kendisini tanımlarken çoğu zaman bir “öteki”ye ihtiyaç duyar. Kendi grubunu doğru, temiz, makbul ve güvenilir kabul ederken dışarıdaki grubu yanlış, eksik, tehlikeli veya kirli olarak tanımlayabilir.
Bu yalnızca dine özgü değildir. Milliyetçilikte, mezhepçilikte, sınıfsal ayrımlarda ve ideolojik kamplaşmalarda da aynı mekanizma işler. İnsan, kendi kimliğini mutlaklaştırdığı anda başkasının farklılığını tehdit olarak görmeye başlar.
“Onların yemeği yenmez” cümlesi, bu zihinsel dünyanın en sıradan görünen ama en güçlü sonuçlarından biridir.
Çünkü çocuklara her zaman büyük teoriler öğretilmez. Bazen yalnızca “Onların evinde yemek yeme” denir. Çocuk nedenini bilmez ama davranışı öğrenir. Sonra büyür ve aynı uyarıyı kendi çocuğuna aktarır.
Böylece tarihsel bir önyargı, zamanla aile geleneği gibi görünmeye başlar.
Alevi ve Êzidî Neden Ötekileştirildi?
Aleviler ve Êzidîler, yaşadıkları coğrafyalarda uzun dönemler boyunca kendilerinden daha güçlü siyasi ve dinî yapıların içinde varlıklarını sürdürdüler.
Çoğunluğun inancından farklı olmak, yalnızca başka bir ibadet biçimine sahip olmak anlamına gelmedi. Bazı dönemlerde bu farklılık, kişinin toplumdaki yerini, haklarını ve güvenliğini de belirledi.
Aleviler, çeşitli dönemlerde Sünni dinî otoriteler tarafından makbul kabul edilen İslam anlayışının dışında görüldü. Êzidîler ise İslam dışı özgün bir inanç topluluğu olmaları nedeniyle ağır suçlamalara maruz bırakıldı. Kendileri hakkında “şeytana tapanlar” gibi gerçekle ilgisi olmayan aşağılayıcı tanımlamalar üretildi.
Bir topluluğu tanımadan onun hakkında hüküm vermek…
Bu hükmü dinî bir hakikat gibi aktarmak…
Sonra da çocuklara öğretmek…
Önyargının toplumsal ömrünü uzatan mekanizma tam olarak budur.
Alevilik Anlaşılmadan Hüküm Verildi
Alevilik, kendi içinde farklı tarihsel ve kültürel katmanlar barındıran bir inanç dünyasıdır. Kürt Aleviliği de bu dünyanın kendine özgü tarihsel ve kültürel biçimlerinden biridir.
Aleviliği yalnızca İslam’ın bir mezhebi olarak açıklamak, onun bütün özgünlüğünü anlamaya yetmez. Alevi toplumlarında cem, lokma, rızalık, paylaşma, toplumsal dayanışma, insanın davranışları üzerinden değerlendirilmesi ve doğayla kurulan ilişki önemli anlamlar taşır.
Buradaki temel soru, bir inancın bizim inancımıza ne kadar benzediği değildir. Asıl soru, insan hayatına nasıl bir ahlak ve birlikte yaşama anlayışı sunduğudur.
Aleviliğin güçlü yanlarından biri, insanı yalnızca inancı üzerinden değil, davranışları üzerinden değerlendiren bir ahlaki anlayış geliştirmiş olmasıdır.
Bu nedenle Aleviyi tanımadan onun lokmasını haram görmek, lokma hakkında değil, Alevi hakkında önceden verilmiş bir hüküm hakkında konuşmaktır.
Êzidîlik Bir Cehalet Nesnesi Değildir
Êzidîlik, yüzyıllardır bu coğrafyada varlığını sürdüren özgün bir inanç ve kültür dünyasıdır. Fakat uzun yıllar boyunca Êzidîlik hakkında bilgi edinmek yerine hikâyeler üretildi.
Êzidînin inancı öğrenilmedi.
Êzidînin kendi sözleri dinlenmedi.
Onun yerine başkalarının Êzidîler hakkında anlattıkları gerçek kabul edildi.
Cehaletin en tehlikeli biçimi de budur: Bir şeyi bilmemek değil, bilmediği şey hakkında kesin hüküm vermek.
Êzidîlere yönelik önyargılar yalnızca sözlerde kalmadı. Dışlanmayı, zorla din değiştirme girişimlerini, yerinden edilmeyi ve katliamları besleyen toplumsal zeminin parçalarından biri hâline geldi.
Bir lokmayı reddeden düşünce ile bir topluluğun yaşam hakkını reddeden düşünce aynı şey değildir. Ancak ikisi de insanı inancı üzerinden değersizleştiren aynı zihinsel kaynaktan beslenir.
En Ağır Çelişki Bugün Yaşanıyor
Bütün bunlar geçmişte kalmış olsaydı meseleyi yalnızca tarihsel bir sorun olarak konuşabilirdik. Fakat kalmadı.
Bugün hâlâ Aleviye kız vermeyenler var.
Alevi biriyle evlenen kişinin eşini kendi inancına çekmesini normal görenler var.
Çocukların Alevi olarak yetişmesini kabul etmeyenler var.
Alevinin evinde yemek yemeyi kendisine yakıştırmayanlar var.
Êzidînin lokmasına şüpheyle bakanlar var.
Daha ağır olanı ise bu zihniyetin zaman zaman kendisini özgürlükçü, demokrat ve eşitlikçi olarak tanımlayan insanların arasında da yaşamaya devam etmesidir.
Burada mesele artık yalnızca dinî inanç değildir. Siyasal ve ahlaki tutarlılık meselesidir.
Bir insanın devlet karşısında eşit olmasını savunup kendi evinde onu inancı nedeniyle aşağılamak nasıl açıklanabilir?
Halkların kardeşliğinden söz edip Aleviyle evliliğe karşı çıkmak, aynı düşünce dünyasında nasıl var olabilir?
Özgürlüğü savunup eşinin kendi inancını yaşamasına müdahale etmek, hangi özgürlük anlayışına sığar?
İnsanın gerçek düşüncesi çoğu zaman meydanlarda söylediği sözlerde değil, evinde verdiği kararlarda ortaya çıkar.
Eşitlik Benzetmek Değildir
Bir insanla aynı inancı paylaşmayabiliriz. Onun inancını doğru bulmayabilir, dünya görüşüne tamamen karşı olabiliriz.
Fakat onun var olma ve kendi inancını yaşama hakkını tanımak zorundayız.
Çünkü özgürlük, yalnızca kendimize benzeyen insanların özgürlüğünü savunmak değildir. Asıl sınav, bize benzemeyenin özgürlüğünü savunabilmektir.
Bir Aleviyle evlenen kişinin eşini Alevilikten vazgeçirmeye çalışması sevgi değildir. Bir Êzidînin inancını değiştirmeye çalışmak iyilik değildir.
Bir ebeveynin çocuğunu kendi inancına göre yetiştirmek istemesi anlaşılabilir. Ancak diğer ebeveynin inancını değersizleştirmek veya tamamen yok saymak başka bir şeydir.
İnanç, insanın ruhuna ait bir alandır. Kimsenin başkasının ruhu üzerinde mülkiyet hakkı yoktur.
Modern Araçlar, Eski Önyargılar
Modernleşmek yalnızca yeni teknolojiler kullanmak değildir.
Telefonumuz akıllı olabilir. Dünyanın öbür ucundaki insanlara saniyeler içinde ulaşabiliriz. Fakat zihnimizde yüz yıl önce bize aktarılmış bir önyargıyı hiç sorgulamadan taşımaya devam edebiliriz.
İnsan, çağdaş araçlarla yaşarken çağdışı korkularla düşünebilir.
Asıl değişmesi gereken teknoloji değil, bilinçtir.
Çocuğumuza “Alevinin evinde yemek yenmez” demek kolaydır. Zor olan, bu sözün neden ve nasıl ortaya çıktığını sorgulamaktır. Daha da zoru, kendi anne ve babamızdan öğrendiğimiz bir yargının yanlış olabileceğini kabul etmektir.
Çünkü insan yalnızca başkalarının yanlışlarını değil, kendisine miras bırakılan yanlışları da sorgulayabilmelidir.
Aynı Mücadelede Olmak Yetmez
Aynı siyasi zeminde bulunmak, insanları kendiliğinden demokrat yapmaz.
Aynı sloganı söylemek kimseyi özgürlükçü kılmaz.
Aynı baskıya karşı çıkmak, insanın kendi içindeki baskıcı düşünceleri ortadan kaldırmaz.
Gerçek sınav başka yerde başlar:
Alevi komşunun kapısını çaldığında…
Alevi biriyle evlilik söz konusu olduğunda…
Çocuğun farklı bir inançla büyümek istediğinde…
Êzidî bir ailenin sofrasına oturduğunda…
İnsanın gerçekten neye inandığı işte o zaman ortaya çıkar.
Çünkü demokrasi yalnızca devletten hesap sormak değildir. İnsanın kendi zihninde kurduğu iktidarı da sorgulamasıdır.
Lokmayı Yeniden Düşünmek
Artık şu basit gerçeği kabul etmenin zamanı geldi:
Alevinin lokması haram değildir.
Êzidînin lokması haram değildir.
Onların evleri kirli değildir.
Onların çocukları “kurtarılması” gereken çocuklar değildir.
Onların inançları, başkalarının inancına göre yeniden düzenlenmek zorunda değildir.
Haram olan lokma değil, insanı inancı nedeniyle aşağılamaktır.
Kirli olan sofra değil, insanı kendi inancından dolayı dışlayan düşüncedir.
Gerçek kardeşlik herkesin aynı şeye inanmasıyla kurulmaz. Farklı inançların birbirini ortadan kaldırmaya çalışmadan yan yana yaşayabilmesiyle kurulur.
Alevi kendi inancıyla…
Êzidî kendi inancıyla…
Müslüman kendi inancıyla…
İnanan ve inanmayan herkes kendi tercihiyle…
Hiç kimse diğerinin üzerinde üstünlük iddiası kurmadan yaşayabilmelidir.
Belki de ihtiyacımız olan şey tam olarak budur:
Aynı sofraya mecbur olduğumuz için değil, aynı sofrada oturabilecek kadar birbirimizin insanlığından emin olduğumuz için yan yana gelebilmek.
0 Yorum