gazete

bandor

yükleniyor
0 Yorum | 18 dk okuma süresi

Mehmûd Berazi:

“Savaşta müzik lüks değil, varoluşsal bir ihtiyaçtır.”


Mehmûd Berazi:

 

Aranjör ve Müzik Yönetmeni Mahmûd Berazî, “BanDor” için özel olarak konuştu.

Rojava’nın geleneksel Kürt müziği sizi nasıl etkiledi?

“Eski Kürt müziği sadece çalınan melodiler değildi; konuşan ruhlar, hayatla birlikte dolaşan hatıralardı.”

Çocukluğumdan beri Kürt melodilerinin ve şarkılarının sesini içimin derinliklerinde duyuyordum; aşk, kayıp, direniş ve onur hikâyeleriyle birlikte gelen seslerdi bunlar. Bu sesler sadece performans değildi; yaşanmışlığın derinliklerinden, acıdan ve sevinçten, yazılamayan ama anlatılan bir tarihten çıkan büyük bir enerjiydi.

Her makam ve her ses süslemesi dilin ifade edilişinde bir ders, anlatılan her hikâye ise unutulmayan bir halk kimliğinin aynasıydı. Bu müzik bana gerçek sanatın süslenmeye ihtiyacı olmadığını öğretti; çünkü o içten gelir. Eski Kürt performansları eşsiz bir güce sahiptir, çünkü gerçek hikâyelerden, her şeye rağmen kırılmayan ruhlardan gelir.

Ben bu melodilerle büyüdüm; onları taklit etmek için değil, içimde yeniden yorumlayıp taşımak için, benden önce başlayan ve benden sonra da devam edecek bir sesle köprü olmak için.

Şarkılarınızda farklı Kürtçenin lehçelerini bir arada kullanmanız bilinçli bir tercih mi?

Evet, farklı Kürt lehçelerini kullanmam bilinçli ve farkında bir tercihtir; çünkü her lehçe kendine özgü bir ruha ve eşsiz bir toplumsal-kültürel tarihe sahiptir. Kurmancî, Soranî, Zazakî, Hewramî… Bunlar sadece dil varyantları değil, kolektif belleğin kapılarının anahtarlarıdır.

Çalışmalarımda dili bir araç olarak, en doğru şekilde taklit ederek kullanmaya çalışıyorum, süsleme olsun diye değil. Bazen tek bir şarkıda birden fazla lehçeyi bir araya getiriyorum ki Kürt kimliğinin tek tip olmadığını, aksine çok renkli ve zengin olduğunu göstereyim. Bu yaklaşım rastgele değil, söz ve temalarda dikkatle düzenlenmiştir. 

Burada Şêro Hindê’den bahsetmeliyim; metinlerin düzenlenmesinde ve sanatsal makamların belirlenmesinde büyük rol oynadı, bu vizyonun oluşmasında çok önemliydi.

Dil bizim müziğimizde sadece bir araç değildir; performansın ayrılmaz bir parçasıdır, ritmi, duyguyu ve dinleyiciye ulaşan enerjiyi etkiler. Kullanılan her lehçe, o anda taşıdığı duygusal ve tarihsel yükle şarkıyı sıradan bir sanatsal deneyimin ötesine taşır.

 

Coğrafya, savaş, göç ve direniş sizi nasıl etkiliyor?

Coğrafi yer ve toplumsal durum, eserlerimizin sadece sessiz bir arka planı değildir; yazdığım her notada, kullandığım her cümlede canlı bir şekilde dokunmuştur. Sınırların iç içe geçtiği, kimliklerin birbirine bağlı olduğu Kürdistan’da sanat varoluşsal bir eylemdir, lüks değil. Burada bir şarkı tarafsız olamaz. Toprak kendi adına konuşur, hava hikâyelerle dolaşır; bazıları anlatılır, çoğu anlatılamaz çünkü kelimeler yetmez.

Savaş benim uzaktan yaklaştığım bir konu değildir; yaşadığım ve hâlâ yaşamakta olduğum bir gerçekliktir. Bir evin nasıl harabeye döndüğünü gördüm, sesin nasıl bir yaşam aracı haline geldiğini gördüm. Müziğimizde savaş sadece yıkım değildir; insanın açığa çıktığı andır: kırılganlık, güç ve her şeye rağmen duyulma isteği. Ben savaşı haberlerden değil, içinden geçirerek müzik yapıyorum. Her melodi titrer, her makam acıyı temsil eder, iki cümle arasındaki her sessizlik dökülmemiş bir gözyaşıdır.

Göç ise sadece bir yerden bir yere taşınma değildir. Kökten koparılmaktır. Ben kendi şehrim Serê Kaniyê’den düzgün bir veda bile edemeden, korku ve zorunluluk altında ayrıldım. Bu yara asla iyileşmez; sese dönüşür. Sürgün üzerine sanat yaptığımda onu temsil etmiyorum, onu nefes alıyorum. Sürgün sadece mekânda değil, unutulmaya yüz tutan dilde, bir daha dönmeyecek yüzlerde ve yeni bir şey yazmaya çalıştığım her an beni kuşatan hatıralardadır.

Göç, müziğimde karmaşık bir duygusal durum olarak belirir: hatıradan, öfkeden ve geriye kalanı koruma umudundan oluşan bir durum. Bazen sanki unutulmamak, adımı, şehrimi, lehçemi silinmemek için müzik yapıyormuşum gibi hissediyorum.

Direniş ise bir slogan değil, bir titreşimdir. Müziğimde direniş kendini dil seçiminde, unutulmuş hikâyelerin yeniden canlandırılmasında, neredeyse gömülmüş melodilerin diriltilmesinde gösterir. Her Kürtçe şarkı yaptığımda –bütün lehçeleriyle– unutulmaya, yok sayılmaya ve dayatılan sessizliğe karşı bir direniş eylemi gerçekleştiriyorum. Direniş; Serê Kaniyê’nin ya da Efrîn’in haritada bir nokta değil, yaşayan bir hatıra olduğunu, göçmenlerin rakam değil, duyulması gereken sesler olduğunu ısrarla söylemektir.

 

Toprak ve direniş metaforları hakkındaki felsefi görüşünüz nedir?

Şarkılarımda toprak sadece yeryüzü değildir; canlı bir varlıktır, hatıradır, anadır. Toprak üzerine müzik yazdığımda onu coğrafya olarak değil, ayak izlerini, göçmenlerin gözyaşlarını ve adı anılmadan gömülenlerin çığlığını taşıyan canlı bir beden olarak anlatıyorum. Toprak, ülkesi kalmayan insanın onu kucakladığı yerdir ve yazılmamış her şeyin sessiz tanığıdır. Şarkılarımda toprak konuşur, acı çeker ve direnir.

Kendim bir göçmen olarak toprak üzerine yazarken, kökünden koparılmış bedenim üzerine yazıyormuş gibi hissediyorum. Oradaki toprak sadece toprak değildir; çocukluk hatırasıdır, evlerin kokusu, düğünlerde ve ağaçların altında söylenen şarkıların sesidir. Onun üzerine sanat inşa ederken, kaybolanı yeniden inşa etmeye çalışıyorum; taşla değil, melodilerle.

Ama direniş dışsal bir eylem değil, içsel bir haldir ve dilde kendini gösterir.

Kullandığım metaforlar süs değildir, yaşam aracıdır. “Kök ölmez” dediğimde bir bitkiden değil, bir halktan bahsediyorum. “Ses harabelerin altından yükselir” dediğimde bir melodiden değil, silinmeye karşı direnen bir hatıradan bahsediyorum.

Sanat dilimde kurduğum felsefi bakış şudur: Direniş sadece eylemde değil, anlamdadır. Bir kelime hendek olabilir, bir melodi silah olabilir, toprak ise okunacak ve hissedilecek bir metin olabilir.

Eski Kürt müziği, dağ, ateş, su ve rüzgâr metaforlarıyla, konuşmanın yasak olduğu zamanlarda kendini ifade eden bir halkın felsefesi olmuştur.

Ben bu sembolleri yeniden kullanıyorum; taklit için değil, çağımıza, göçümüze ve sesle düzeltmeye çalıştığımız kırık hayallerimize göre yeniden formüle etmek için.

 

Şarkılarınızda güçlü kadın karakterler gerçek hangi hikâyelerden ilham alıyor?

Şarkılarımızdaki kadın karakterler sadece şiirsel semboller değil, hayatı ve ölümü omuzlarında taşıyan, bedenleriyle ve sesleriyle tarihi yazan gerçek kadınların yansımasıdır.

Çalışmalarımızda kadınlar marjinal değil, merkezdedir. Kurban değiller, etkilidirler. Onları korku içinde çocuk büyüten anneler, sınırların ötesinde bekleyen sevgililer ve toprakları ile onurları için savaşan özgürlük savaşçıları olarak yaratıyorum. Bu karakterler hayal ürünü değildir; gördüğüm, duyduğum ve yaşadığım gerçek hikâyelerden gelir.

Sanatsal dilimi en çok etkileyen görüntülerden biri, topraklarını koruyan Kürt kadın savaşçıların görüntüsüdür: DAİŞ gibi barbar güçlere karşı, Türk güçlerine karşı Kürdistan dağlarında direnen, kadın bedeninin sadece narin olmadığını, karanlık ordular için kâbus olabileceğini kanıtlayan kadınlar. Bu kadınlar sadece DAİŞ’i yenmediler, aynı zamanda kadınlar hakkındaki tek taraflı ve cahil bakışları da kırdılar, gücü ve cesareti yeniden tanımladılar.

Şarkılarımda bu karakterleri metaforik bir dille yeniden yaratıyorum ama her metaforun ardında gerçek bir hikâye vardır.

Kadın başını kaldırdı” dediğimde, köyünü korumak için dağları aşan kadın savaşçıdan bahsediyorum.

Sönmeyen ateş” dediğimde, oğlunu gömen ve sonra unutulmasın diye şarkılara dönen anneden bahsediyorum.

Kurduğum felsefi bakış şudur: Kadın sadece hayat taşıyıcısı değil, aynı zamanda hatıranın koruyucusu ve direnişin anlatıcısıdır. Üzerine çokça sanat inşa ettiğim toprak, Kürt kadının bedeninden ayrılamaz – ikisi de kanla sulanır ve direnişle yeniden doğar.

Sonuçta, şarkımdaki kadın sadece bir ses değil, bir anlamdır. Sadece bir varlık değil, bir hatıradır. Ve o, Kürt direnişi gibi, unutulmaz.

 

Savaş zamanında müzik yapmak sizin için ne anlama geliyor? Gücünüzü nereden alıyorsunuz?

Savaş zamanında müzik yapmak sanatsal bir lüks değil, varoluşsal bir ihtiyaçtır. Karanlık bir tünelde mum yakmak ya da yıkılmak üzere olan bir duvara adını yazmak gibidir. Şehirlerin yağmalandığı, evlerin yıkıldığı, yüzlerin silindiği yıkım anlarında, ses bombalanamayan, terk edilemeyen ve unutulamayan tek şeydir.

Müzik, benim için “Buradayım” demenin tek yoludur, konuşmama izin verilmediği zamanlarda. Kaybolanı yeniden inşa etmenin yoludur; taşla değil, melodiyle. Yaptığım her melodi bir hatırayı geri getirme çabasıdır, eserlerimizde yer alan her kelime de usulüne uygun gömülemeyenler için sembolik bir mezardır.

Beni devam ettiren güç, sanatın kurşundan daha güçlü olabileceği inancıdır ve sesin, insanın elinden alınmış onuru geri verebileceğidir.

Gücümü; kaybettikleri halde şarkı söyleyen kadınlardan, korku içinde çocuk büyüten annelerden ve toprağı koruyan, DAİŞ gibi barbar güçlere karşı duran, kadın bedeninin karanlık ordular için kâbus olabileceğini kanıtlayan Kürt kadın savaşçılardan alıyorum.

Gücümü dilden, silinmeye karşı direnen lehçelerimizden ve eski Kürt müziğinden alıyorum – hikâyelerin, hatıranın, hayatın eşsiz enerjisini taşıyan müzikten. Melodi yaratırken acıdan kaçmıyorum; onunla yüzleşiyorum, onu yeniden şekillendiriyorum; bir yara olarak değil, bir güç olarak.

Sonuçta, savaş zamanında müzik yapmak demek; sesle ve sanatla direnmek, kaybettikten sonra bile sevmek ve susturulmak istendiğinde şarkı söylemektir. Hatırayı canlı tutmaktır, öldürülse bile.

 

Müziğiniz tek bir çizgide mi devam ediyor, yoksa değişiyor mu?

Ben sabit bir tarz çizgisine inanmıyorum; bir müzisyenin çok farklı tarz ve ekoller yaratması zor olsa da (örnekler çoktur), şunu söylüyorum:

Tarz, kalıp değildir. Benim için tarz, o anki duygusal duruma, yaraya, olaydan akan duruma göre değişen bir haldir. Çalışmalarımda süreklilik arz eden unsurlar vardır. Performans kullanımı, toprak ve direnişle ilgili sembol ve metaforlar ama bunlar her seferinde aynı şekilde kullanılmaz. Aksine yeniden formüle edilir, denenir, bazen kırılır ve yeniden inşa edilir.

Geçmişte bazı tekrarlar olmuş olabilir, bunu kabul ediyorum ama bu boş bir tekrar değildi. Benzer deneyimlerden ve dinleyicinin durumunu anlama, ardışık değişimleri kabul etmeye hazırlama çabasından doğdu.

Bazen tekrar bir ihtiyaçtır, zayıflık değil. Çünkü dinleyici değişimi bir anda kabul etmez; aşamalı olarak, tanıdık melodilerle yeni olanlara kapı açılması gerekir. Bu yüzden bazı tekrarlar bilinçliydi; bir hatıra denemesi ve gelecek dönüşümlerin ön hazırlığı olarak.

Her müzik eseri bu haritada yeni bir yolculuktur. Bazen aynı noktaya dönerim ama farklı bir bakış açısıyla, farklı bir sesle ve farklı bir duygusal durumla.

Tarz, hayatla bağlantılıysa kendini tekrar etmez; hayat ise asla kendini tekrar etmez.

 

Müzik toplumsal belleğin korunmasındaki rolü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Müzik yakılamayan, yok edilemeyen, yerinden edilemeyen hatıradır.

Savaş ve göç altında yaşayan toplumlarda isimlerin silindiği, hikâyelerin unutulduğu yerlerde şarkı, kitaplarda yazılamayanları koruma aracı olur. Şarkı anı ölümsüzleştirir, yüzleri yeniden inşa eder ve yok olduktan sonra bile duyulabilecek bir ses verir sessize.

Deneyimime göre müzik sadece acının dili değil, onu anlamanın, parçalamanın ve anlama dönüştürmenin yoludur.

Göç üzerine müzik yaptığımda onu bir olay olarak değil, içsel bir dönüşüm olarak yorumluyorum. Savaş üzerine şarkı söylediğimde onu haber olarak değil, açık bir yara olarak yorumluyorum. Şarkı deneyime yeni bir biçim verir, o deneyimi yaşamamış olanların bile aktarabileceği, taşıyabileceği ve anlayabileceği bir dil verir.

Toplumsal bellek sadece belgelerde değil, aynı zamanda bir gerçeklik anında söylenen ses, ritim ve sözlerdedir.

Kürt müziği, özellikle geleneksel müzik, tarihi yaşayanların değil, yazanların bakış açısından değil, daima bir koruma yöntemi olmuştur. Dengbêj sadece şarkı söylemez, bütün bir halkın hikâyesini kaydeder, belgeler ve yeniden inşa eder.

Göç zamanlarında şarkı geçici bir ev, sembolik bir vatan ve unutulmaya karşı bir çığlıktır.

Direnen bir kadının, evini kaybeden bir adamın ya da ülkesini hiç tanımamış bir çocuğun hikâyesi anlatıldığında, müzik onların varlığını geri getirir, onurlarını geri verir ve kolektif bellekte onlara yer açar.

Müzik geçmişi değiştirmez ama silinmesini engeller. Savaş zamanlarında sadece teselli değil, direniştir. Sessizliğe, yokluğa ve Kürt deneyiminin rakamlara ve raporlara indirgenmesine karşı bir direniş.

 

Şarkılarınızda kendi sesinizin izi olmasa da aranjör ve enstrüman ustası olarak tanınıyorsunuz. “Kürt müziğine yeni bir tarz ve nefes kattı” diyebilir miyiz? Özellikle genç müzisyenlere tavsiyeleriniz var mı?

Öncelikle şunu söyleyeyim: Genellikle nasihat vermekten hoşlanmam, çünkü nasihat sadece bir fikir değil, büyük bir sorumluluktur hayatta, işte ve sanatta. Her sanatsal deneyim eşsiz bir yoldur ve her sanatçının taşıdığı hatıra, yara ve hayaller başkalarına benzemez. Bu yüzden burada sunduklarım hazır bir reçete değil, yaşadığım ve hâlâ yaşamakta olduğum bir gerçekten doğan düşüncelerdir.

Evet, belki beni insanların tanıdığı şey kendi sesim değil, aranjelerim, duygularım ve bir melodiye yeni bir hayat verme çabamdır. Ama her enstrümanın ardında bir hikâye ve asla taviz vermeyeceğim bir ilke vardır: Müziğin samimi ve etkili olması.

 

Genç Kürt müzisyenlere ya da sanatın baskı altında olduğu her yerden müzisyenlere verebileceğim nasihatler şunlar:

1. Gelenekten başlamayın, kökleri anlayın ve ondan sonra başlayın.  
  Yaşlılardan, Dengbêjlerden, düğünlerde şarkı söyleyen annelerden, dağlardaki rüzgârın sesinden öğrenin. Ama onları tekrar etmeyin. Bunun yerine kendinize sorun: Ben ne ekleyebilirim? Henüz söylenmemiş olan nedir?

2. Enstrümanlarınızı öğrenin ama onların sizi kontrol etmesine izin vermeyin.  
  Enstrüman ve aranje hakimiyeti önemlidir ama amaç değildir. Amaç, bu enstrümanları sizinle dinleyici, sizinle hatıra, sizinle gelecek arasında köprüye dönüştürmektir. Tekniğin kölesi olmayın, anlamın efendisi olun.

3. Acıdan korkmayın; onu kullanın.  
  Savaş, göç ve kayıp yaratıcılığın engeli değil, kaynağıdır. Acınızdan kaçmayın; onu sese dönüştürün. Gerçek acıdan doğan şarkı ulaşır ve kalır.

4. İnsanlar bir tarzınızdan hoşlansa bile kendinizi tekrar etmeyin.  
  Dinleyici tanıdık olanı sever ama gerçek sanatçı şaşırtır, değişir ve risk alır. Kendinizi yeniden tanımlamaktan, kendi tarzınızla düşünmekten ya da daha önce hiç denemediğiniz bir yolla sanat yapmaktan korkmayın.

5. Müziğiniz etkili olsun, sadece ses olmasın.  
  Değerli müzik, dinleyicide bir şey değiştiren, bir hatırayı uyandıran, bir soru sorduran ve gerçek bir an sunan müziktir. Sadece arka plan olmayı kabul etmeyin; unutulmayan bir ses olun.

Sonuçta, sanat sadece meslek değil, bir duruştur. Ve müzik lüks değil, ihtiyaçtır. Eğer genç nesil yürekten söylerse, şöhret arzusuyla değil, müzik sahnesini yeniden renklendirebilir ve yeni bir ruh verebilir.
 

Dijital çağda Kürt müziğinin önündeki engeller ve fırsatlar nelerdir?

Kürt müziği dijital çağda ciddi bir deneyimle karşı karşıya: Büyük yayılma fırsatı ile kolaylaşma ve kaybolma tehlikesi bir arada.

Engeller ve Zorluklar:

  • Kürt kurumlarının yapı eksikliği: Arşivleme, dağıtım ve koruma için güçlü kurumlar yok. (Bazı çabalar olsa da) Çoğu eser bireysel olarak yayınlanıyor, bu da onları kaybolma ya da çalınma riskiyle baş başa bırakıyor.
  • Zayıf ses ve dil belgeleme: Birçok şarkı yerel lehçelerle, çeviri ya da açıklama olmadan söyleniyor; bu da kültürel bağlam dışında anlaşılmasını zorlaştırıyor ve evrensel yayılma şansını azaltıyor.
  • Ticari algoritmaların hâkimiyeti: Dijital platformlar hızlı, kolay ve tanıdık olanı öne çıkarıyor. Geleneksel ya da direniş karakterli Kürt şarkıları bu ölçütlere uymuyor ve genellikle göz ardı ediliyor.
  • Kamuoyu baskısı nedeniyle tekrar: Sanatçı bazen platformda görünebilmek için belirli bir tarzı tekrar etmek zorunda kalıyor; bu da sanatsal çeşitliliği tehdit ediyor ve denemeyi zayıflatıyor.
  • Dolaylı siyasi sansür: Bazı platformlar siyasi semboller ya da dil nedeniyle içeriği kısıtlıyor, özellikle Kürt bağlamında özgür ifadeyi engelliyor.

 

Dijital platformların sunduğu fırsatlar:

  • - Coğrafi sınırların kırılması: Bir Kürt şarkısı Latin Amerika ya da Japonya’daki dinleyicilere ulaşabiliyor; on yıl önce imkânsızdı.
  • Unutulmuş arşivlerin canlandırılması: Eski şarkılar, dengbêjler ve az bilinen makamlar dijitalleştirilip yeni nesillere yüksek kalitede sunulabilir.
  • Bağımsız sanatçıların güçlenmesi: Sanatçılar artık büyük prodüksiyon şirketlerine muhtaç değil. Kendi müziklerini üretip dağıtıp pazarlayabiliyorlar; bu da daha büyük ifade özgürlüğü sağlıyor.
  • Müzik etrafında dijital topluluklar yaratma: Canlı yayınlar, tartışmalar ve etkileşimli çevirilerle bilgili, ilgili ve dikkatli bir dinleyici kitlesi inşa edilebilir.

 

Ama bu çağda başarı hem sanatsal hem teknik bilinç gerektiriyor. Sanatçı özünü korumayı bilmeli, platformun taleplerinde erimemeli. Köklülükle deneme, gelenekle teknoloji, sesle mesaj arasında denge kurmalı.

Ben şuna inanıyorum: Eğer Kürt müziği yaşayan bir hatıra olarak ele alınırsa, geçici bir ürün değil, dijital olarak kendini kanıtlayacak temele sahiptir. Sanatçı kendini ruhunu kaybetmeden yeniden yaratabilirse, platformu bir direniş alanına çevirebilir.

Çatışma bölgelerindeki sanatçıların toplumsal sorumluluğu nedir?

Benim için bir sanatçının toplumsal sorumluluğu bir tercih değil, sanat eserinin kendisinin temel parçasıdır.

Sanat boşlukta yaratılmaz; toplumsal, siyasi ve duygusal bir bağlamda yaratılır. Her şarkı, her aranje, her melodi bir eylemdir – ya bir şeyi yeniden inşa eder ya da yıkımına ortak olur. Bu yüzden sorumluluk sadece “hesap verme” değil, aynı zamanda “anlama”, “sorgulama” ve sessizliğin beklendiği yerde “direnme” anlamına da gelir.

Çatışma bölgelerinde bu sorumluluk katlanır. Çünkü sanatçı sadece kendini değil, tehdit altındaki bir halkı, kuşatma altındaki bir dili ve kimsenin anlatmaya cesaret edemediği hikâyeleri dile getirir. Burada yaratmak yetmez; kurtarılabilecek her anlamı korumak, belgelemek ve kurtarmak gerekir.

Toplumsal sorumluluk demek boş, övgü dolu ya da uyuşturan sanat üretmemek; aksine dinleyiciyi uyandırmak demektir.

Savaş üzerine şarkı söylüyoruz, güzellemek için değil, açığa çıkarmak için. Göç üzerine şarkı söylüyoruz, sadece yas tutmak için değil, göçmenlere isimlerini, seslerini ve haklarını geri vermek için. Kadınlar üzerine şarkı söylüyoruz, sembol olarak değil, gerçek bir güç olarak – toprağı koruyan ve karanlık güçleri yenen Kürt kadın savaşçılar olarak.

Sorumluluk aynı zamanda ne zaman susacağını, ne zaman yenileneceğini ve ne zaman risk alacağını bilmek demektir.

Sadece seyirci sizi sevdiği için kendinizi tekrar etmeyin. Enstrümanlarınızı, dilinizi, mesajınızı yeniden düşünün ve sanatı canlı tutun; alışkanlık ya da şöhret üzerine değil.

Gelecek projeleriniz neler? Müzik ve sinema alanında yeni çalışmalarınız var mı? Neden eskiden kolektif müzik üretimi zayıfladı? Neden Kürt müzisyenler sanattan uzak alanlara yöneldi?

Şu anki projem, Kürt üflemeli çalgılarının (zirne, bilûr, duduk gibi) ana omurgayı oluşturduğu bir albümdür. Onları sadece ses süsü olarak değil, parçayı içeriden yeniden kuran temel bir yapı olarak, renkli bir şekilde kullanıyorum. Bu proje sadece sanatsal bir üretim değil, aynı zamanda bu çalgıların özünü ve hatıra ile direniş taşıyıcısı olabilme potansiyelini araştıran bir ses araştırmasıdır. Bu çalgılar büyük bir hikâye enerjisi taşır – sanki bir insan nefes alarak şarkı söylüyormuş gibi, kontrolsüz rüzgârı taklit eder. Onları yeni bestelerde ritimle iç içe, kültürel anlamlarını boşaltmadan, dinleyiciye alışılmadık şekilde konuşturmak için çalışıyorum.

Sinema konusunda, film müzikleri (soundtrack) hep deneyimimin bir parçasıdır.

Bu yıl bir filme müzik yaptım ve ileride özellikle kimlik, hatıra ve direniş temalı sinema projelerinde çalışmaya hazırlanıyorum. Ses müziğini görüntüyle yan yana bir dil olarak görüyorum; sözle anlatılamayan duygusal katmanı ekleyebilen bir dil.

Kolektif müzik üretiminin zayıflamasına gelince, nedenler çok ve bazıları acı vericidir:

  • 1990’larda gerçek kolektif çalışmanın meyvesi olan modern Kürt müzik modelleri ortaya çıktı ve unutulmaz klasiklere ulaştı. Ama o albümleri imzalayanların çoğu sanat dünyasından uzaklaştı; çünkü coşku değil, gerçeklik değişti.
  •  Siyasi ve toplumsal dönüşümler birçok sanatçıyı göç ya da tecride sürükledi, sanatsal işbirliğini zorlaştırdı, bazen imkânsız kıldı.
  • Destekleyici kültürel yapıların yokluğu kolektif çalışmayı sürdürülemez hale getirdi. Uzun vadeli işbirliğini teşvik eden kurumlar ya da sanata gerekli zamanı veren platformlar yok.
  • Ekonomik zorluklar birçok müzisyeni sanat dışı gelir kaynaklarına –öğretmenlik, çevirmenlik, yaratıcılıktan uzak işler– yöneltti.
  • Genel atmosferin değişmesi ve bireyselliği teşvik eden, hızlı ve tanıdık olanı öne çıkaran dijital platformlar. Kolektif çalışma zaman, sabır ve anlayış ister – “trend” mantığıyla uyuşmaz.

Ama tüm bu azalmaya rağmen kolektif sanatın öldüğüne inanmıyorum. Aksine, yeni bir samimiyet anını beklediğine inanıyorum; önceki nesille kendini kıyaslamayan, onları tamamlayan bir nesil…

 


 

Barış Barıştıran
Özgür Gün TV’de yayın müdürlüğü yaptı, farklı radyo ve gazetelerde kurucu, editör ve tasarımcı olarak görev aldı. Yeni nesil medya ve yapay zeka gazeteciliğini geliştiren çalışmalar yapmakta ve BanDor’un Genel Yayın Yönetmeni olarak çalışmalarını sürdürmektedir.


Sitede yayımlanan yazılar ve içerikler, yazarların kişisel görüşlerini yansıtmaktadır; BanDor’un kurumsal bakış açısıyla aynı olmayabilir ve içeriklerin sorumluluğu yazarlara aittir, BanDor sorumlu tutulamaz.

0 Yorum

Bir Yorum Bırakın