gazete

bandor

yükleniyor
0 Yorum | 21 dk okuma süresi

Pir Zeynel Kete: Ben Aleviyim

Hakikat gizlenirse, toplumsal hafıza kaybolur


Pir Zeynel Kete: Ben Aleviyim

Madımak dosyasının zaman aşımına uğradığı, Maraş ve Çorum gibi katliamlarla hâlâ yüzleşilmediği bir ülkede, MHP’nin “Alevi açılımı” sizce ne kadar samimi?


Madımak dosyasının zaman aşımına uğradığı, Maraş katliamı benzeri katliamlar ve yüzleşemediği bir ülkede MHP'nin Alevi açılımı ne anlama geliyor sorusu son derece önemli bir sorudur. Burada özellikle hukuk sistemi üzerinde durmak lazım. Yani Madımak, Maraş benzeri soykırımlarda zamanaşımının olmaması teknik bir konu değildir. En nihayetinde hukuk, adliye saraylarında teknik bir çalışma değil; temelinde adaletle ilişkilidir. Egemen sınıf literatüründe genellikle hukuk, birbiriyle devlet ilişkilerini düzenleyen kurallar toplamı olarak tanımlanır; hukuk rejimi ve şeması bir yanılsama olarak adalet ve eşitlik anlamında da kullanılır. Bu tanımlamalar gerçekliği yansıtmaz; gerçekliğin üstünü örter. Hukuku, bir toplumun tarihini bilmeden tanımlamak mümkün değildir. Bu bakımdan hukuk, rıza toplumunun doğal bir kavramı değildir; bizim açımızdan adalet belirleyicidir. Hukuk adaletten yoksun olursa zaman aşımı devreye girer. Yani zaman aşımının devreye girdiği hemen hemen bütün davaların temelinde egemen eril bir zihniyet vardır: Devlet bir yapılanma; iktidarcı, cinsiyetçi, milliyetçi bir taraf varken diğer tarafta da emek, barış, demokrasi ve insan hakları mücadelesi verenler vardır. Bu ikisinin arasındaki çatışmada zaman aşımı egemenler tarafından kullanılır. Bu yönüyle hukukta iki taraf vardır; tek taraflı değildir. Neden? Çünkü adalet eşitçe paylaştırma anlamına geliyor; aynı zamanda muâdilet sözcüğü eşitlik ve denklik manasına da gelir. Eşitçe paylaşmak çift taraflıdır; tek taraflı bir içtihat asla adaleti temsil etmez. Bu yönüyle hukuk bir iş kurumudur da aynı zamanda devlet ya da eş anlamlıdır. Tarihteki hukuk normları ağırlıklı olarak sınıfa, emeğe, toplumsal ilişkilere göre kurulmuştur. Bu nedenle Alevi inancında ya da doğal toplumda rıza temelli kolektif yaşam vardır; bu yönüyle ahlakın en olumlu hâli bile, iktidar ve devletlerin ileri hukuk anlayışından daha değerlidir. Sivas, Maraş ve benzeri katliamlarda eğer zaman aşımı dayatılmışsa bu egemenlerin bir listesidir. Teknik olarak usule dair olması gerekenler yerine getirilmemiştir; olması gerekenler yapılmamıştır. Adalet özgürlüktür; bu davalarda özgür karar verilmemiştir. Adalette direnme hakkı vardır. Sivas, Maraş ve benzeri davalarda, özellikle kadınların maruz kaldığı şiddet davalarında da sürekli taciz, tecavüz görüldüğü hâlde erkeklere zaman aşımı uygulanmış, mağdur tarafa direnme hakkı verilmemiş; direnme hakkı suç sayılmıştır. Halbuki toplumsal yaşamda tüm canlı varlıkların varlıklarını, birliklerini sürdürmeleri için direnme hakkı vardır; bu aynı zamanda ahlaki bir yasadır. Toplumsal alanı daraltan uygulamalar Alevileri ötekileştirmiştir; hukuk yoluyla Aleviler daraltılmış, katsayıcı bir hukuk çerçevesine alınmamıştır. Hukukun ruhu çokça konuşulur ama mesele kararların nedenleri; zaman aşımının gerçek nedeni hiçbir zaman tartışılmamıştır. 
Alevi camiası da bu davalarda savunma hattını tarihsel-sosyolojik düzeyde yeterince kuramamıştır. Maraş’ta, Sivas’ta özellikle Sivas katliamında Alevi camiasının ya da mağdur olanların avukatlarının savunma hattını daha çok sistemin kabul-redd ölçüleri içinde yapmaları; "Cumhuriyeti sevenlerle Cumhuriyet karşıtları" ikilemine indirgemeleri, sistem içi bir çözüm arayışıdır. Sivas, Maraş ve diğer katliamların faillerini “gerici, Cumhuriyet düşmanı” olarak damgalama ve katliama uğrayan Alevileri de “Cumhuriyetin dostu” olarak indirgeme resmi ideolojinin dışına çıkmamaktır. Bu yüzden Alevi hakları ve mağduriyeti söz konusu olduğunda hukuksal alan güçlü bir felsefi, tarihsel, sosyolojik savunma alanına dönüşmelidir; burada ciddi bir perspektifle yaklaşılmalıdır. Hukuk felsefesi, Alevi toplumunun tarihsel hakikatini esas almalıdır. Bu gelişmeler olurken MHP'nin bir Alevi açılımı yapması ne kadar samimidir? Bence hiç samimi değildir. Sonuç itibarıyla bir Alevi açılımı yapılacaksa öncelikle Alevi toplumunun bugüne kadar yaşadığı bütün katliamlarda devletin yarım ağızlı değil, tıpkı Willy Brandt gibi diz çöküp bu toplumdan özür dilemesi gerekir. Devletin bütün ideolojik aygıtları Alevileri ötekileştirici, yok sayıcı anlayıştan arındırılmalıdır. Basın-yayın, üniversiteler ve benzeri kamusal alanların tümünde Alevi karşıtlığını dile getiren herkese yönelik yaptırımlar uygulanmalıdır. Ders kitapları başta olmak üzere Aleviliğe yönelik ötekileştirici, tarihsel hafızayı yok sayan kitapların tarihsel perspektifi kabul edilmemelidir. Alevi kanaat önderlerinin ve katledilen önderlerin mezarlarının yerlerinin açıklanması; Alevilere ait dergahların bir yasa ile Alevilere verilmesi; 442 sayılı köy kanununun değiştirilmesi ve teke-zaviye yasasında revizyona gidilmesi gibi somut adımlar atılmalıdır. Bir açılım olacaksa bu açılımın hem inanç alanında Alevi yol-evlatları, ocaklar ile istişare edilmesi gerekir. Ayrıca Alevi kurumsal hattında emek veren Alevilerle birlikte oturup çalıştayla bu açılım enli boylu konuşulmalı; mevcut açılım beraber yapılmalıdır. Bu, Türkiye'de aynı zamanda barış iklimini de güçlendirir; hele hele barış ve demokratik toplum perspektifinin tartışıldığı bu dönemde böyle kapsayıcı bir hukuk çerçevesiyle yapılırsa anlam taşır. Aksi takdirde, Cumhuriyetin ikinci yüzyılında biraz daha inceltilmiş bir yöntemle Aleviliği kontrol altına alıp "denetimli serbestlik"le Aleviliği düzenleme mantığı asimilasyonun başka bir biçimi olur. Sivas ve Maraş katliamlarının kendine özgü bir yanı vardır; bu Alevi camiasında yeterince gündemleştirilmemiştir. Ancak Alevi–Kürt toplulukları bu bölgelerde yoğun olarak yaşamaktadır; Dersim merkezi bir havza, Maraş merkezi iş Toroslar havzasıdır.
Cumhuriyet döneminde Dersim doğrudan katliama uğramışken Maraş bölgesi kontrolsüz denetime alınıp çeşitli yöntemlerle cezalandırılmıştır. Bölge güçlü bir örgüt geleneğine, adeta açık hava akademisi niteliğindedir. 1967 Elbistan, 1975 Malatya, 1978 Malatya, Sivas ve Maraş katliamları bunun örnekleridir. Böyle düşünüldüğünde 1925’te gizlice hazırlanıp uygulamaya konulan "şarkı saat planı"nda daha çok Fırat'ın batısında, göreceli olarak dağınık kalan Kürtlerin kontrolü ve denetim altına alındığı ortadadır. 1980'ler ve 1990'larda Maraş ve Sivas katliamları gerçekleştiğinde bölgenin Alevi–Kürtleri kendi tarihsel hakikatleriyle bağlaşmış bir politik iklim içine girmişlerdir; bu gerçekliği unutmamak gerekir.

 

Devletin inanç alanına müdahalesi, Aleviliğin kendi iç örgütlenmesini nasıl etkiler?

Devletin inanç alanına müdahalesi Alevilerin kendi iç örgütlenmesini nasıl etkiler? Buna geldiğimizde ve bir toplumsal gerçeklik olarak inancın komünal demokratik değerlerden nasıl devletleştiğini, iktidarlaştığını sosyolojik bir gerçeklikle açıklamak lazım. Yani inanç denildiğinde genelde tek tanrılı dinler akla gelir: Yahudilik, Hristiyanlık, İslamiyet gibi formel, ortodoks inançların iktidar yapıları akla gelir. Ama inanç toplumsal-moral ihtiyaçlar ve gerçeklikler olarak değil de iktidarların hizmetine sunulduğu andan itibaren sürekli bir karşılık bulur. İlk inançlar ve özellikle Alevi inançları — Alevi sürekleri ve Kürt Alevi inancında — ocak sistemi etrafında örgütlenmiştir; ana kadının bilgeliği bu ocak sisteminde belirleyicidir. Ocak sistemi, bu toplumsal formuyla özerk bir yönetimdir. Doğalında böyle özerk yönetimler, devletçi anlayışlara karşı hakikat ve özgürlük arayışını ve mücadelesini sürdüren bir dili tutmuşlardır. Bundan dolayıdır ki, her inanç için, devletleşmemiş/iktidarlaşmamış inanç aynı zamanda hakikat ve özgürlük inancıdır. Böyle bakmak gerekir; çünkü eğer iktidar olgusu inançları, devlet dışı toplumları, ahlaki politik toplumları kendi kontrol ve denetimine almazsa, bu alana müdahale etmediği zaman kendi varlık nedenini de ortadan kaldırır. Bundan dolayı inanç alanına, özelde Alevi inançlarına yönelik toplumsal mühendislik projeleri söz konusudur. İmparatorluklar döneminin dışında, özellikle "terakki" ile başlayan ve Cumhuriyet modelinin tesisiyle devam eden bir anlayış vardır; "Şeriatçı" veya "sait" çizgisi denilen, halefi Bektaşi toplumuna yönelik bir yönelim vardı. Alevi–Bektaşi toplum üzerinde araştırmalar yapılmış; bu araştırmalar sonrası oluşturulan raporlar, sosyologlar, antropologlar ve tarihçilerin çalışmaları kültür bilimciler gibi, birer asimilasyon ve misyonerlik işlevi görmüştür. Kısacası devletin anlayışı dünyada her yerde, kendi kontrol ve denetimini almadığı inançlara yönelik devamlı bir mücadele yürütmüştür. Son 100 yılda Cumhuriyet modernitesi Alevi toplumuna yönelik güçlü modeller uygulanmıştır. Bu modeli inşa ederken daraltıcı hukuk ve negatif entegrasyon yasaları belirleyici olmuştur: teke ve zaviyeler yasası, 1924 sonrası uygulamalar, köy kanunu, "şarkı saat planı" (metinde geçen ifade), cami–cemevi projeleri, Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı gibi düzenlemeler en büyük müdahaleler arasındadır. 
Okullarda Alevi derslerinin, Alevi öğretmenler ve Alevi toplumunun rıza gösterdiği kişiler üzerinden verilmemesi; din derslerinin resmi olması gibi uygulamalar da büyük müdahaledir. Bu müdahaleler hâlâ devam etmektedir. Devlet, ordusu ve çoklu iktidar anlayışıyla toplumsal değerlerin yerine kendi ihtiyaçlarına göre yapay bir değerler sistemi çıkarmaya çalışır; Alevi inancını zaman ve mekandan yoksun bırakır, tarihsel değerlerini ve toplumsal hafızasını yok eder; ona yapay bir zaman ve mekan inşa ettirir. Bu anlayışla, "itaat" da beraber başlamıştır. Türkiye'de Alevi toplumunun Orta Asya'dan geldiği, şamanist kökenden türediği gibi birtakım zihinsel kodlamalarla Alevilik üzerine yeniden inşa çalışmaları yapılmıştır — Ahmet Yesevi üzerinden bir Alevilik inşa edilmeye çalışılmıştır. Daha sonra ise Alevilik İslamiyet'in bir alt paydası, bir kültür veya mezhep olarak tanımlanmaya çalışılmıştır. Bu tanımlamalar lokal düzeyde kalmış, şimdi ise Alevi–Bektaşi Cemevi Başkanlığı üzerinden yapılacak değişikliklerle yeni bir tanımlama çabası var. Bu, Alevi toplumunu olumsuz etkiledi. Nasıl etkiledi? Öncelikle Alevi toplumunun kendi içinde bu yaratılan yapay sisteme Alevi hakikatinin asimile edilmesine çanak tutan birçok ocak evladı ile ilişkiler geliştirildi. Bunlar üzerinden "Türk–İslam Aleviliği" inşa edilmeye çalışıldı; bu konuda güçlü emekler harcandı. 

Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı'nın bir kurum merkezi hale gelmesi, gezen başkanların cemevlerini inşa etmesi; birçok cemevinin elektrik, su gibi ihtiyaçlarını ve oradaki çalışanların ihtiyaçlarını karşılama biçimleri ciddi bir örgütlemeye müdahale etmektedir. Bunun dışında, özellikle Reşî Heq (Rêya Heq) — Kürt Alevi inancına bağlı pirlerin, canların ve kurumların çeşitli baskı altında olduklarını biliyoruz. Alevi örgütlerini etkisiz hâle getirme, çeşitli ithamlarla karşı karşıya bırakma, kendine benzetme, asimile etme; yasal uygulamalarla demokratik örgütlenmenin önünü kesme gibi birçok yaptırım söz konusudur. Yani daraltıcı, tekçi, cinsiyetçi, milliyetçi, dinci söylemlerle Alevi örgütlenmesi etkisiz hale getirilmeye çalışılmaktadır; hem baskı hem müdahale yoluyla toplumsal mühendislik projeleri uygulanmakta; asimilasyon, işin çökertilmesi, kontrol ve denetim altına alma gibi yöntemlerle Alevi örgütlenmesi olumsuz etkilenmektedir.

 

Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na ilişkin düzenlemede kurumun isminin “Alevi-Bektaşi Cemevi İnanç Başkanlığı” olarak değiştirileceği ve Cumhurbaşkanlığı’na bağlanmasının gündemde olduğu konuşuluyor. Bu yaklaşım, Aleviliğin özüne ve bağımsız yapısına ne kadar uygun?



“Alevi–Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı” isminin “Alevi–Bektaşi Cemevi İnanç Başkanlığı” olarak değiştirilmesi ve Cumhurbaşkanlığı'na bağlanması, Aleviliğin özüne uygun mudur diye soruyorsunuz. Alevi inancı, kültür ve davranış kodları olarak toplumsallığı; ikrarlı ve rızalı esas alır. Alevi inancındaki örgütlenme ocak sistemidir; ocak sistemi özerk bir örgütlenmedir. Yukarıda da belirttim: iktidarcı, herhangi bir hiyerarşik yapıya bağlanmayı asla kabul etmez. Sosyolojik olarak örgütleme şeması dikey bir örgütlenme modeli değil, yatay bir modeldir; bir mürşid–talip topluluğu el ele, "el–ele el–hakka" diyerek dairesel şekilde örgütlenir. Modern çağ içinde buna hakikat çemberi diyoruz. İktidarcı yasalarla, kanunlarla, kararnamelerle, kanun hükmünde kararnamelerle hukuki normlarla çalışan bir yapıya bağlı bir inancı kabul etmez. Çünkü Alevi inancında “el–ele el–hakka” vardır; kimse kimseden üstün değildir. Bir yere bağlı değiller; bağlı olan hakikattır. Hepsi bu hakikate bağlıdır; hepsi yola bağlıdır. Asıl olan yoldur; yol cümleden uludur ve yolun sahibi ana kadındır. Hele hele iktidarcı, eril bir zihniyete bağlanmayı asla kabul etmezler; yol taliple yürür. Kurumların isimlerinin ve yönetim modellerinin değişmesi bizim açımızdan çok önemli değildir; Alevi inanç literatüründe denildiği gibi "isim ile hakka varılmaz." Hasıl olan özdür. Aleviliğin nesneleştirildiği, birilerini özne olarak gördüğü, tek merkezli bir örgütleme modeli hem Alevi hakikatına uymaz hem de demokratik toplumun, Alevi rıza toplumunun meclis/katılımcı anlayışına uymaz. Aleviler kendi işlerinde bile bir kişiye bağlı değiller; pür mürşid–şükrayı ver, talip birbirleriyle dard–didar olarak eleştirel yaklaşarak Alevi inanç kültürünü bugüne kadar getirmişlerdir. Eğer buna rıza gösterselerdi imparatorluklar döneminde Nesimi’lerin, Mansur'ların, Hacı Bektaşların, Bâbâyi–sâkîlerin, Pir Sultanların ve son dönemdeki Seyrîzâde gibi direnişler olmazdı; yol bunu kabul etmez. Elbette ortak vatan içinde eşit yurttaş olarak yaşamak isteriz; bununla ilgili inancımız ve toplumsal gerçekliğimiz bağlamında hukuk normları kapsayıcı olmalı ve pozitif entegrasyon esas alınarak düzenlenmelidir. Aleviliğe ilişkin hukuksal kurumlar veya idari normlar oluşturulacaksa bu özerk olarak inşa edilmelidir. İnanç alanı özerk bir alandır.

 

Tüm bu gelişmelerin odağında yer alan Aleviler, iktidarın “Alevi açılımı”ndan ne talep ediyor? Sizce bu açılım, Alevilerin eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü mücadelesine gerçek bir yanıt olabilir mi?



Aleviler iktidarın Alevi açılımında ne talep ediyor; Alevilerin eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü mücadelesine bu açılım gerçek bir yanıt olabilir mi? Bu soruya kısaca şöyle yanıt verebiliriz: Burada özellikle iktidar kavramını tarihsel ve sosyolojik açıdan açıklamak gerekir; Alevi toplumunun bu kavramın tarihsel arka planını iyi görmesi lazım. Çünkü kavramlar bir toplumu özgürleştirebileceği gibi köleleştirebilir de. İranlı büyük düşünür Sadi Şirazi'nin dediği gibi "insan topraktan yaratılmıştır; toprak gibi mütevazı olmazsa insanlıktan çıkar." Alevi toplumunun örgütleme toplumsal formu ocak sistemidir ve iktidar kavramına uzak bir sistemdir. Çünkü Alevi toplumu rıza toplumudur; otorite, hiyerarşi, iktidar gibi kavramlar Alevi inancında rıza toplumunda, demokratik toplumda başat değildir. İktidar doğar; toplumun bir kavramı değildir. Doğal toplumun ilk evrelerinde tamamen eşitlikçi, özgür, ikrar ve rıza esaslı ilişkiler vardır. İktidar süreç içinde gelişmiştir; nasıl başladığını bilmek gerekir. Birey–toplum–doğa ilişkisi Alevi inancında dengelidir. Bu çerçevede iktidar kavramını en fazla anlamlandırması gereken toplum Alevi toplumu olmalıdır. Bu konuda yaratılan mühendislikten kurtulmaları gerekir; çünkü doğayla uyumlu, ikrar ve rıza esaslı toplum yapısı iktidar süreçleriyle değişime uğramıştır. Özkaynak, doğanın biricik bilgisidir; toplumun ikrarı oradan gelir. Böylelikle toplumun barınması, beslenmesi, eğitimi bir üst akıl tarafından değil, toplumsal irade ve öz yönetimle sağlanmaktaydı. Aralarındaki ilişki iktidar ilişkisi değildir; bir özyönetim söz konusudur. Alevi inanç sisteminde öznel–nesne ilişkisi yoktur; ötekileştirme yoktur. Bundan dolayı iktidarı sadece devlet normlarıyla özdeş tutmak tarihsel ve sosyolojik bilinmezliktir. Alevi toplumu, iktidar kavramını tanımlarken öz kaynaklarına eğilmelidir; öz kaynaklar bilinmezse kendimizi tanımlayamayız ve iktidar konusunda ciddi hatalara düşeriz. İktidar kavramını Aleviler en iyi şekilde "avcı" kavramı ile açıklamalıdırlar: Aleviler neden avcıları cem’e almıyorlardı? Avcılık Alevi inancında neden hoş karşılanmıyordu? Sadece hayvan öldürdüğü için mi, yoksa daha derin bir arka planı mı vardı? Avcılık ve iktidar ilişkisi nedir? Bu tarihsel hakikat bilince çıkarılmadığı sürece Alevi kurumlarının "devletin Alevisi olmayacağız" söylemi boşta kalır. Devlet dediğim gibi sadece yasama, yürütme, yargı organı olan norm bir kurum değildir. Uygarlığı ve tarihsel hafızayı tanımlarken mitolojik, dinsel, felsefik ve bilimsel evreler vardır; bu evreleri bilmek faydalıdır. Ana kadın binlerce yıldır toplumun bütün birikimini ve hafızasını inşa edendir. Doğaya karşı erkek iktidarı olunca kadın toplumda düşürüldü; bu, mitolojik hikâyelerde de görülür. Bu gerçeklik bütün uygarlıklarda gelişmiştir. Yani avcılıkla beraber öz yönetim yerini iktidarcı yönetime bırakmıştır. Yaşlı bilge insanlar önce toplumu yönlendirirken, daha sonraları toplumsal iradeye ket vurdular; bilge toplumun öz yönetimi yok oldu; tecrübeli yaşlılar bürokrasiyi geliştirdi; iktidarın bir ayağı bu oldu. İkinci ayağı bilginin iktidarını oluşturan şamanlar ve din adamlarıdır: bunlar sanat, edebiyat ve ideolojik aygıtları ele geçirir; gençliği ve toplumu kontrol ederler. Böylece iktidarın üç ana ayağı ortaya çıkar: ideolojik (din–bilgi), bürokratik (yaşlı bilge), askerî şef (güç). Bu üç aktör zaman zaman tek elde toplanır veya iktidara ortak olur. Buna tarihsel perspektiften bakmak gerekir; aksi takdirde Alevi toplumunun "devletin Alevisi olmayacağız" söylemi etkisiz kalır. Çoklu iktidarlardan arınma; ruhsal, zihinsel ve bedensel olarak kendi öz kaynaklarına dönme bu anlamda önemlidir. Günümüzde devleti yalnızca AKP veya sağ-muhafazakâr anlayışla tanımlamak yanıltıcıdır; yerel ve birçok iktidar odağını görmezden gelmek, Alevi söylemini daraltır. Alevi toplumunun eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü mücadelesi, çoklu iktidar bloklarını ve tarihselliği bilince çıkardığında başarıya ulaşabilir; aksi halde açılım, göstermelik kalır.

 

“Aleviliğin dili Türkçedir” tartışmaları… Bu tablo göz önüne alındığında nasıl değerlendiriyorsunuz?



“Aleviliğin dili Türkçedir” tartışmaları gündemde. Türkiye'de Kürt Aleviler ve Arap Aleviler vardır; farklı etnik yapılarda Alevi sürekleri var. Çoğu zaman dinsel asimilasyon nedeniyle ibadet dili Türkçe olmuştur. Bu tartışma, aynı zamanda yüzyıllık Cumhuriyet modelinin zihin kodlarını da sorgulamayı gerektirir. Öncelikle dil kavramı kültürle sıkı bağlantılıdır; dar anlamda kültür alanının başat unsurudur. Dili dar anlamda kültür olarak tanımlayabiliriz: dil bir toplumun kazandığı zihniyet, ahlak, estetik duygu ve düşüncelerin toplumsal birikimidir. Bu bakımdan dil toplumun kimliğidir. Dilde kullanılan kelimelerin fonetik-etimolojik kökeni, o toplumun hangi zihniyet dünyasında inşa olduğunu, hangi mekânda yaşadığını, hangi zaman aralığında kendini var ettiğini gösterir. Ayrıca hangi kültürel ortamdan geldiğini de ortaya koyar. Antropologların ve bilim insanlarının araştırmalarında vardıkları bir sonuç var: ilk kültürel kırıntılar elin ürünü olarak oluşmuştur; konuşma insan beynindeki gelişmelerle dil öğrenmeye elverişli hâle gelince kültür birikimi aktarılmaya başlamıştır. Bu nedenle dile kavuşmuş bir toplum güçlü bir yaşam gerekçesi edinir. Dilin gelişimi, toplumun yaşam düzeyinin bir göstergesidir; ana diline kadar gelişmişse yaşam düzeyi o kadar güçlenmiş demektir. Dolayısıyla dil bir toplumun kimliğidir. Ben bir Dersimli, Kürt Alevi piri olarak şunu söyleyebilirim: Dersim’de pirlerimizin ailelerimize gelip cem bağladıklarında ana dili Kürtçe idi; Kürtçenin farklı lehçeleri kullanılırdı. Bazı büyüklerimiz Türkçe kelime bile bilmezdi. Bir inancın dilini tanımlarken öncelikle ana dili göz önünde tutulmalıdır. Rêya Heq (Kürt Alevi) inancının inanç dili kendi anasının dilidir; toplumlarda analar hangi dili kullanıyorsa inanç dili de genelde odur. Daha sonra asimilasyonla dil değişir; bu bir hakikat değildir, bilimsel bir belirleme değildir; sonradan baskı ve simülasyonla gelişen bir süreçtir. Özellikle Kürt Aleviler söz konusu olduğunda Cumhuriyet modernitesi ulus-devletçi anlayış, dışındaki tüm unsurları kontrol ve denetime tabi tuttu. Böylece dil kırımı meydana geldi; yeni rejim öncelikle Kürtlerden başlayarak asimilasyona dilden başladı. Okullar açıldı; belirli planlar uygulandı; ör. bazı devlet raporlarında Dersim’in türkleştirilmesi için okullar vasıtasıyla Türk dili verilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Egemenler önce dil kırımıyla başlarlar; bu nedenle ulusal kimlik talebi, ana dil talebi yoluyla dile getiriliyorsa dil artık yalnızca kültürel bir unsur olmaktan çıkar, politik bir faktöre dönüşür. Kürt Aleviler söz konusu olduğunda, cemaatlarda söylenenlere bakmak yeterli değildir; özellikle cemin kadim pratiklerinde kadınların kullandığı kavram ve kelimelere bakmak gerekir. Kürt Alevilerin inanç dili Kürtçedir; Kürt Alevi kadınlar hâlâ ritüellerini ana dilleriyle yaparlar. Kentleşme ile son 40–50 yılda ve Cumhuriyet dönemi boyunca dayatılan dil politikasının etkisi vardır; bunun bilimsel olarak "Aleviliğin dili Türkçedir" demekle açıklanması mümkün değildir. Her etnik yapı kendi ana diliyle ibadet eder: Arap Aleviler Arapça, Türkler Türkçe, Kürtler Kürtçe. Yarsaniler, kahiler, evli haklar gibi yapıların dili de büyük ölçüde Kürtçedir. “Aleviliğin dili Türkçedir” demek başlı başına bir resmi ideolojidir. Böyle bir iddianın, barış ve demokratik toplum çalışmalarının sürdüğü bir dönemde gündeme gelmesi, bazı sanatçılar aracılığıyla tartışmaya sokulması doğru değildir; bu tartışma toplumsal barışa hizmet etmez. Dil düşünme ile bağlantılıdır; dili olmayanın düşüncesi ve tarihi kimliği yok olur. Dil, kültürün zamanını ve mekânını ifşa eden yaratıcı, milyon yıllık bir hafızadır; sadece iletişim aracı değildir. Bu yüzden özellikle iktidarcı ve hegemonik kesimler toplumların dilini, kültürünü, hafızasını yok etmeye çalıştıklarında o toplum tarihsel varlıklarını yitirirler.

 

Bir Alevi’ye “Hangi etnik kimliktensin?” diye sorulduğunda çoğu zaman “Aleviyim” yanıtı veriliyor. Sizce bu yanıt bir kimlik beyanı mı, yoksa bir savunma refleksi mi?



“Bir Alevi’ye hangi etnik kimliktensin?” diye sorulduğunda çoğu zaman “Aleviyim” yanıtını alırız. Bu bir kimlik beyanı mı yoksa savunma refleksi mi sorusu, başlı başına bir sosyoloji ve tarih sorunudur. Kimlik bastırılmış duygular, bastırılmış etnik kimlikler, etnik yapı-dil-kimlik ilişkisi üzerinde derinlemesine çalışmayı gerektirir. Bu konuda güçlü alan araştırmaları yapılmıştır; burada kısa bir cevapla yetinmek zor ama birkaç noktayı vurgulamak gerekir: Kendi varlığının bilincinde olan insan bir kimlik beyanı yapar. Eğer bir Kürt Alevi "Ben Aleviyim" diyorsa bu, son 100 yıllık Cumhuriyet modelinin Kürt etnik kimliğini kırma ve asimile etme politikalarıyla ilişkili olabilir; etnik olarak kırılmak, dönüştürülmek zordur. Ancak bu net bir şey değildir; bazen kişinin yaşadığı mekân, sosyal ilişkileri, üretim biçimi ve çevresel koşullar hangi kimliği öne çıkarırsa o kimlik üzerinden tanımlama yapılır. Bazı yerlerde tam tersi de söz konusu olabilir. İnanç kimliği ile etnik kimlik zaman zaman yer değiştirir; birey için hangi kimlik avantaj sağlıyorsa o kimliği savunma refleksi hâline getirebilir. Özellikle Türkiye bağlamında Kürt halkı için merkezi politikalar, etnik kimlik alanını daraltmış; bu politikalar dönem dönem tavizsiz uygulanmıştır. Bu nedenle hangi kimlik avantaj sağlıyorsa bireyler o kimliği öne çıkarabilir; bu bir savunma refleksi olabilir. Ancak Kürt Aleviler yakın zamana kadar sıkça "Alevi" terimi yerine "Rêya Heq" kavramını kullanırlardı. Birden fazla kimlik üzerinden kendini tanımlama söz konusudur: ilk aidiyetler mekan ve aşiret/kabile temelindeydi; sonra baskın olan kimlik üzerinden tanımlama gelişti. Örneğin bir Türkmen Alevisi "Ben Aleviyim" diyorsa bunun da tarihsel nedenleri vardır: Osmanlı döneminde Türkmen olmak, kimi zaman aşağılık addedilmiş; Türkmen kültürü şiirlerde, edebiyatta hoş görülmemiştir. Dolayısıyla bazı topluluklar etnik kimlik yerine inanç kimliğini öne çıkararak bir koruma hattı oluşturmuşlardır. Sonuç: inanç kimliği hem bir kimlik beyanı hem de bir savunma refleksi olabilir; bu bağlamı tarihsel ve politik koşullar belirler.

 

Sema Özpolat
BanDor editörü. Daha önce farklı medya alanlarında art direktörlük, içerik yazarlığı, monitoring ve kurgu üzerine çalıştı. Görsel anlatı ve dijital habercilikle ilgileniyor.


Sitede yayımlanan yazılar ve içerikler, yazarların kişisel görüşlerini yansıtmaktadır; BanDor’un kurumsal bakış açısıyla aynı olmayabilir ve içeriklerin sorumluluğu yazarlara aittir, BanDor sorumlu tutulamaz.

0 Yorum

Bir Yorum Bırakın