gazete

bandor

yükleniyor
0 Yorum | 6 dk okuma süresi

Şerefxan Aydın

Mimar Şerefxan Aydın, Kent hafızasını ve kimliksiz kentleri BanDor’a anlattı.


Şerefxan Aydın

 

Diyarbakır’daki modern kentleşme sürecini genel olarak nasıl değerlendiriyorsun?

Modern kentleşme süreci aslında uzun bir zamana yayılıyor. Ancak 2000 sonrası Amed kenti için değerlendirirsek özetle; fiziki olarak kentleşme süreci bilim ve teknikle şekillendi ve şekillenmeye devam ediyor. Bu durum, kentsel hizmetlere erişimde birçok kolaylık da sağladı. Kültür ve sanat boyutuyla etkileşim sınırları genişledi. Ancak kentsel planlamada birçok şeyin de ihmal edildiğini söyleyebilirim. Özellikle kentin yeni yerleşim alanları planlanırken, kentin özgün mimari, kültürel ve sosyal dokusu dikkate alınmadı; neredeyse 3194 sayılı İmar Kanunu eksiksiz uygulandı. Mevcut planlama anlayışı, çoğu kentte olduğu gibi, toplumdaki sınıfsal farklılıkları daha da keskinleştirdi. Kentsel hizmetler ekonomik gücü yüksek bölgelere daha çok yöneliyor; kent de buna göre şekilleniyor. Bu anlayış kentlerde gettolaşmaya yol açtı, Amed de bu gettolaşmadan payını aldı diyebilirim. Ayrıca, yapılaşmaya açılan geniş tarım arazilerinde birbirinden kopuk, dikenli tellerle çevrili, kameralı, yüksek güvenlikli devasa binalar ve araç odaklı geniş bulvarlarla bir kent oluşturuldu.

Oysa 1999’la birlikte yerel yönetimler el değiştirdi ve iddialı bir paradigmaya sahip bir anlayış yönetime geldi. Ancak kent planlaması pratiğine baktığımızda, herhangi başka bir kentte de görebileceğimiz bir planlama yapıldı ve yapılaşma buna göre gerçekleşti. Yani iddianın büyüklüğüne uygun davranılıp alternatif, özgün bir kentleşme modeli oluşturulamadı.

 

Modern kentleşmenin dezavantajları nelerdir?


Modern kentleşme süreci bazı önemli handikapları da beraberinde getirdi: kimliksiz kentler, sınıf ayrımlarının keskinleşmesi, tüketim çılgınlığı, ekolojik tahribat ve derinleşen iklim krizi. Bununla birlikte, toplumsal dejenerasyonu da hızlandırdığını söyleyebilirim; kumar, madde kullanımı, fuhuş ve hırsızlık gibi sorunlar daha görünür hale geldi.

 

Kentin tarihi hafızası ile modern yapılaşma arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlarsın?


Bunu Sur ve Diclekent üzerinden sembolize edersek, aralarında herhangi bir ilişki yok diyebilirim. Oysa gelecek, geçmiş referans alınarak kurgulanırsa daha sürdürülebilir olur. Yaşamda da böyle, mimaride de böyle olduğunu düşünüyorum. Sur’da insan ölçeğinde, sosyal ve kültürel dokuya uygun, toplumsal ilişki ağlarının güçlü olduğu bir yapı modeli, yani yaşam vardı. Modern yapılaşma bölgelerinde ise, yapılaşmanın kültürün üretilme süreci üzerindeki etkisi göz ardı edildi. Öyle olmasaydı, kentin çekirdeğini ve kolektif hafıza merkezini temsil eden Sur’dan esinlenerek bir kent modeli oluşturulabilirdi. Tabii Sur taklit edilip bazalt yapılar inşa edilseydi demiyorum; ama sosyal ve kültürel ilişki ağlarının korunduğu, yerel mimari dokunun yer yer yaşatıldığı, insan ölçeğinde bir kentleşme modeli olabilirdi. Bunu daha da temellendirmek için çalıştaylar, sempozyumlar gibi tartışma ve üretme mekanizmaları kurulabilirdi.

 

Diclekent gibi yeni yerleşim alanları nasıl bir sosyolojik dönüşüm yarattı?


Toplumsal sınıf sınırlarını daha da belirginleştirdi. Yüksek güvenlikli sitelerle çekirdek aile yalnızlığı oluşturuldu. Bireysellik teşvik edildi. Mahalle kültürü, komşuluk ilişkileri ortadan kalktı. Toplumsal yapı ve sosyal dayanışma ağları zayıfladı. Büyüyen kentte sosyal ilişkilerin dağılması sonucu egemen resmi dilin etkisi arttı, bu da ana dil kullanımını zayıflattı.

 

Surların ve eski Diyarbakır evlerinin korunamamasını nasıl değerlendiriyorsun?

Bir yerde okumuştum, mealen şöyle diyordu: “Bir yere dair anısı olmayanlar, o yere daha kolay zulmederler.” Sur’da tam olarak bu durum gerçekleşti. Yabancıydılar buraya, bizim tarihimize zulmettiler. Onlar “soylulaştırdık” derler, biz “kırım gerçekleştirdiler” deriz. Bu bilinçli bir yok etme yaklaşımıydı. Çünkü tarihinin yok edilmesi, senin varlık-yokluk sorgulamalarında yokluk duygusunu güçlendirir. Bir nevi “Kart-Kurt” saçmalığına katkı sunmak istendi de diyebilirim.

 

Toledo yapacağız” diyenler Sur’a ne yaptı?

Toledo Toledo’dur, Sur Sur’dur. Erdoğan’ın gömleği, ceketi Davutoğlu’na olur mu? Olmaz. Çünkü bedenler, beğeniler, ölçüler farklı. Amaç, Sur’u kimliksizleştirmekti; o yıkım bölgesinde bunu yaptılar da. Neden kültür, tarih ve mimarinin ithalatını yapmayı vaat edersin ki? Sur’daki bazalt taş yapılar yok edilip, bazalt taş makyajlı betonarme villalar yapıldı ve ticarethaneye dönüştürüldü. Demografi değiştirildi, Sur sermayeye peşkeş çekildi.

 

UNESCO mirası olarak Sur’un yeterince korunabildiğini düşünüyor musun?

Hayır. Sur’u yıkan devletken, bence yıkımı dolaylı olarak destekleyen UNESCO’ydu. Sessizliğiyle bu sürece katkı sundu. Politik dengelere kurban edildi Sur, UNESCO tarafından. O dönem Türkiye “kapıları açarız, mültecileri Avrupa’ya göndeririz” tehdidiyle UNESCO’yu susturdu. Yani Sur’da, “dünya kültür mirası” tanımının korumaya katkı sağlamadığını da görmüş olduk.

 

Mekan ile toplumsal hafıza arasındaki ilişkiyi Diyarbakır özelinde nasıl açıklarsın?

Hafıza, olumlu veya olumsuz yaşanmışın kendisidir. Aktarılmalı ki yeni olan ona göre şekillensin. Mekân, somut ve görünür olması sebebiyle hafızanın en güçlü taşıyıcılarından biridir. Söz unutulabilir ama mekân kalır; yaşanılanı taşır, anı biriktirir. Kolektif yani toplumsal hafıza mekânları da toplumla hafızası arasında taşıyıcılık görevi görür. Nesilden nesile hafızayı aktarma işlevi vardır.
Örneğin Diyarbakır 5 Nolu Askerî Cezaevi, direnişin olduğu kadar işkencenin de sembolüdür; bu yönüyle toplumsal bellek mekânıdır. Yine Suriçi, toplumsal hafızanın çok boyutlu taşıyıcısıdır.
Nasıl ki bir mekânın yıkılması hafızanın yok edilmesi anlamına geliyorsa, mekânın korunması da hafızanın korunması demektir.

 

“Beton bloklar” ile “taş evler” arasında sadece fiziksel değil, kültürel bir çatışma da var diyebilir miyiz?

“Bir nehirde iki kez yıkanılmaz” diyen Herakleitos’un bu tespiti taş yapılar için de geçerlidir. Her biri kendi zamanının, ustasının ve malzemesinin ürünüdür; özgündür, estetiktir. Taklidi olabilir ama aynısı yoktur. Taş süresiz yaşar, ölümsüzdür; gördüğünü taşır, tanıktır, şahittir. Bundandır ki taş tarihtir. Beton ise 60-70 yıl yaşar, tek tiptir, ölümlüdür.

 

Senin gibi genç mimarlar, mühendisler, şehir plancıları ve yerel yöneticilere bu konuda ne öneriyorsun?

Meslektaşlarıma naçizane önerim şudur: Yaptığımız iş sadece fiziki mekân üretmek değildir. Bu mekânlar toplumun tarihini, kültürünü, sosyal ilişkilerini ve bir bütün olarak yaşamı şekillendirir. Dolayısıyla mekâna ve kente bu bilinçle yaklaşmalıyız.
Yerel yöneticilere de Kürtçe bir atasözüyle sesleneyim: “Nezanî kêmasiye, nehînbûn kêmasiyeke dubare ye.”
Yani “İyi, kötü olmayandır.” O halde yaptığımız işte daima daha iyi ve daha güzel yapma kaygısı taşır, buna göre hareket edersek iyiye ve güzele yaklaşırız. Güzelleştiririz ve güzelleşiriz.


 

Barış Barıştıran
Özgür Gün TV’de yayın müdürlüğü yaptı, farklı radyo ve gazetelerde kurucu, editör ve tasarımcı olarak görev aldı. Yeni nesil medya ve yapay zeka gazeteciliğini geliştiren çalışmalar yapmakta ve BanDor’un Genel Yayın Yönetmeni olarak çalışmalarını sürdürmektedir.


Sitede yayımlanan yazılar ve içerikler, yazarların kişisel görüşlerini yansıtmaktadır; BanDor’un kurumsal bakış açısıyla aynı olmayabilir ve içeriklerin sorumluluğu yazarlara aittir, BanDor sorumlu tutulamaz.

0 Yorum

Bir Yorum Bırakın