Bingöllü bir ailenin kızı olarak ilk gençlik yıllarınızı İzmir’de geçirdiniz. İzmir’de büyümenin sizde nasıl etkileri oldu?
İzmir’de büyümek, köklerinden uzakta, kültürel çatışmanın tam ortasında büyümekti. Ailem Serhed’den taşıdığı dengbêjlik, kilam ve Alevi kültürünü korurken; biz, Ege’nin kozmopolit yapısında kendi rengimizi kaybetmeden yaşamayı öğrendik. Göçün getirdiği yoksunluk, köklerimize daha sıkı sarılma bilinci kazandırırken, farklı halklarla yan yana yaşamak bizlere hoşgörü ve birlikte yaşama kültürünü de aşıladı.
Kürtçe şarkı söylemek kimliğiniz için ne ifade ediyor?
Kürtçe söylemek, kimliğimin tarihsel inkârına karşı “ben buradayım” demektir. Bu, hem kişisel hem de kolektif hafızayı taşımaktır. Her sahnemde, ister Kürt ister farklı halklardan dinleyiciler olsun, eserlerin hikâyesini ve ait oldukları dönemin ruhunu paylaşırım. Çünkü sahnede yalnız ben değil, binlerce yıllık sözlü tarih konuşur. Bence Kürtçe eser icra edenlerin sorumluluğu, bu hafızayı doğru ve onurlu biçimde taşımaktır.
Kürt-Alevi kimliğinizin müzikal tercihlerdeki ve prodüksiyon sürecindeki rolü nedir?
Benim Kürt-Alevi yani Qizilbaş kimliğim, müziğe sadece bir ifade aracı olarak değil; bir yol, bir erkân olarak bakmama neden oldu. Sözün hakikat, sesin dua olduğu bir inançla büyüdüm. Xizir’in adaletine, cem erkânının eşitliğine inanan bir gelenekten geliyorum. Bu yüzden üretimlerimde sadece melodik değil, etik bir kaygı da var. Seyid Rıza’nın darağacında söylediği “Ben sizin yalanlarınızla, hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu; ama ben de size boyun eğmedim, bu da size dert olsun” sözü, benim müziğimdeki duruşun da ifadesidir. Her eserde hem mazlumun sesi, hem doğanın dili, hem de geçmişin hafızası olma çabası var.
Kamuya açık dostluk ve kültürel köprü mesajlarınızı sahnede iletme yöntemleriniz nelerdir?
Sahnede merkezde Kürtçe olmak üzere mutlaka Kürt halkının komşusu olan Süryani, Ermeni, Çerkes, Türk, Rum, Yahudi ve Arap halklarının eserlerine ve hikâyelerine de yer vermeye özen gösteriyorum. Müziği ortak bir hafıza mekâni olarak kurguluyorum. Zira çok ortak ve benzer yaşanmışlıklar var o hikayelerde. Sahnede birlikte gülme ve eğlenmenin yanı sıra, hatırlama ve onarma, barışma ve bir köprü kurma çabası pratiği de var.
Londra dışında, Kürt müziğini başka coğrafyalarda da yorumlama planlarınız var mı?
Elbette. Şimdiye dek Britanya’da ve Avrupa’nın birçok şehrinde sahne aldım, almaya da devam ediyorum. Ancak asıl hayalim, Kürtçe kilamları dünya halklarına ulaştırmak. Nasıl ki Susîka Sîmo dönemin tüm baskılarına rağmen Kızıl Meydan’da Kürtçe söyleyen ilk kadın olduysa; nasıl ki birçok dengbêjin sesi Kafkaslar’dan Ortadoğu’ya yankılandıysa, biz bugünün sanatçıları da teknolojinin ve iletişimin bu denli geliştiği çağda Kürt müziğini coğrafyadan coğrafyaya taşımakla sorumluyuz. Bu sadece bir hedef değil, aynı zamanda tarihsel bir borçtur.
Ermeni, Yunan, Türk şarkıları da söylüyorsunuz. Bu çeşitliliği repertuarınıza nasıl yansıtıyorsunuz?
Benim için müzik, sınır çizmez; halkların ortak hafızasında yolculuk eder. Repertuvarıma bu çok sesliliği dahil etmek, bir arada yaşamanın kadim ve mümkün olduğunu göstermek içindir. 1915’te sessizleşen Ermeni kemanı ile 1938’de susturulan bir Kürt dengbêjin sesi aynı yasın farklı dillerdeki ifadesidir. Aynı şekilde, İzmirli bir Rum’un söylediği eski bir rebetiko, Tur Abdin’den yükselen bir Süryani ilahisi, Halep’ten taşan bir Arap ağıdı, İstanbul’da duyulan Ladino bir ninni ya da İç Anadolu’da yoksullukla yoğrulmuş bir Türk bozlağı… Hepsi aynı coğrafyanın, aynı derin ortak belleğin parçalarıdır. Repertuvarıma bu çok sesliliği katmak, halkların bir arada var olabildiğini hatırlatmak ve geçmişin yaralarını sanatla onarmaktır.
Müziğinizi tanımlayan bir cümle?
Müziğim, Serhed’in kolektif hafızasından doğup İzmir’in yoksul mahallelerinde, çokkültürlü çelişkiler içinde biçimlenmiş; zamanla Londra’da, sınırların ötesinde halkların sesiyle buluşarak kendi özgünlüğünü ve aidiyetini bir anlatı biçimine dönüştürmüştür.
SUNA ALAN: Londra’da yaşayan Kürt Alevi şarkıcı Suna Alan, geleneksel Kürtçe dengbêj müziğinin ve İzmir’de zengin bir kozmopolit kültür ortamının içinde büyüdü. Müziğinin ana odağı, Kürtçe folk şarkıları olan Suna’nın repertuarı Ermenice, Rumca, Arapça, Sefarad ve Türkçe şarkıları da içermektedir. İngiltere merkezli Brush & Bow isimli yaratıcı gazetecilik platformu, 2018’de ‘’Kadın Rol Modelleri Projesi’’ kapsamında Suna’nın portresine yer verdi. Suna, ”Müzikte Kadınlar” konser dizisi kapsamında Southbank Centre’da sahne alan Suna, Türkiye ve Suriye'deki deprem mağdurları için düzenlenen yardım kampanyasında Solidarity Ensemble'ın bir parçası olarak Royal Albert Hall'da performans sergiledi. Suna, Ağustos 2024'te Cambridge'de düzenlenen ve teması "DÖNÜŞÜM" olan TEDx Kings Parade St etkinliğinde tek sanatçı olarak sahne almıştır. İngiltere’nin önemli müzik okullarından biri olan SOAS Üniversitesinin oluşturduğu SOAS Kurdish Band ve SOAS Rebetiko Band projelerinde de müzik çalışmalarını sürdüren Alan, İngiltere ve yurtdışında çok sayıda konser ve festivallerde sahne almaktadır.
0 Yorum