Yeni bir icada ve yeni bir tanrıya ihtiyacımız yok. Tek ihtiyacımız olan şey "biz"iz. Bu "biz", yalnızca aynı olanların birlikteliği değildir; aksine, "öteki" ile birleşmeyi öğrenebilen bir varoluş biçimidir.
Ötekiyle beraberlik ilk bakışta basit görünür; fakat tarihin tamamı bunun ne kadar zor olduğunu gösterir. Canlı olmanın, insan eliyle insan benliğinde sıradanlaştırıldığı mekanik bir çağda yaşıyoruz. İnsan kendini ölçülebilir, hesaplanabilir ve optimize edilebilir bir varlık olarak kurguluyor. Bu çağda kurulacak her gerçek beraberlik, etrafımızda dönen her şeyi daha net algılamamıza yarayacaktır. Çünkü öteki, kör noktayı görünür kılar.
Akıl ve Ayrılmanın Tarihi
Sistematik düşüncenin çıkışı olan Antik Yunan’da, insan aklıyla arasına tanrılar koyulmaya başlanmıştır. Bu bir kopuştu; mitostan logosa geçiş. Fakat bu geçiş aynı zamanda bir ayrışma üretti: Bilen ve bilmeyen.
Michel Foucault’nun işaret ettiği gibi; bilgi hiçbir zaman yalnızca bilgi değildir, aynı zamanda bir iktidar biçimidir. Akıl, özgürleştirici olduğu kadar ayıklayıcıdır. Normal olanı tanımlar, sapmayı belirler, ötekiyi konumlandırır. Diğer antik toplumlarda bu gelişim benzer bir seyir izledi. Sümer toplumlarında ayrılma süreci akıldan çok fiziksel olarak gelişti: Şehir devletlerinin kurulması, ekonominin belirli bir coğrafyaya indirgenmesi, mimarinin kutsanması… Tanrı-kralın bulunduğu zigguratlara yalnızca seçilmiş bir topluluğun dahil olabilmesi gibi unsurlar, ötekileşmeyi kavramsal değil, mekânsal kıldı. Ayrım bilgiyle değil, bedenle ve mekânla kuruldu.
Eski Yunan’da bilgi üzerinden kurulan bu ayrım Avrupa düşüncesine; fiziksel ve sembolik ayrım ise Orta Doğu toplumlarına tarihsel bir miras kaldı.
Akılcı Toplum ve Fiziksel Mücadele
Avrupa toplumlarında temel insani hakların hâlâ akıl çerçevesinde yürütülmesi bu mirasın devamıdır. Bu rasyonel bir tutumdur fakat aynı zamanda norm üretir. Hak, hukuki bir metne dönüşür; metnin dışında kalan ise görünmezleşir.
Orta Doğu halklarında hak istencinin çoğu zaman fiziksel olarak yürütülmesi de tarihsel bir sürekliliktir. Giyimin bir sınıfa ya da uygarlığa ait görünmesi, mimarinin kimlik göstergesine dönüşmesi, kamusal alanın semboller üzerinden şekillenmesi… Fiziksel olanın merkezi rolü buradan gelir. Fakat bugün bu ayrım artık saf değildir; çünkü mekanik çağ her iki hattı da dönüştürmüştür.
Mekanik Akıl ve Algoritmik Akıl
Bugün akıl yalnızca felsefi bir kategori değil, teknik bir altyapıdır. Yapay zeka, insan aklının dışsallaştırılmış biçimidir. İlk kez insan, düşünme süreçlerini taklit eden bir sistem kurmuştur. Bu gelişme; tıp, eğitim ve bilimsel analiz gibi alanlarda karmaşık verileri çözme kapasitesiyle insanlığın ufkunu genişletebilecek muazzam bir imkan taşır.
Ancak burada yeni bir iktidar biçimi doğar. Algoritma görünmez bir norm koyucu haline gelir. Hangi bilginin dolaşıma gireceğine, hangi sesin duyulacağına, hangi bedenin görünür olacağına karar veren dijital düzenekler oluşur. Byung-Chul Han’ın tarif ettiği "performans toplumu" burada dijital bir aşamaya geçer. İnsan artık yalnızca disipline edilen bir özne değil, kendini sürekli optimize eden bir performans varlığıdır. Her davranış veri olur, her tercih sayısallaşır.
Bu noktada Avrupa’nın akıl temelli normu ile Ortadoğu’nun fiziksel sembolizmi birleşir. Beden de akıl da veri haline gelir. İnsan hem kavramsal hem de fiziksel olarak ölçülür.
Şeyleşme ve Farkındalık
"Şey" biz dahil her şeydir. Şeyleşme, insanın kendini nesne gibi algılamasıdır. Performans grafiğiyle kendine değer biçmesi, görünürlükle var olduğunu sanmasıdır. Fakat insanı makineden ayıran şey hala korunmaktadır: Farkındalık.
Makine hesaplar, insan ise hesapladığını düşünebilir. Şeyleşmenin farkına varan insan, mekanik aklın tutsağı olmaktan çıkmaya başlar. Çünkü indirgenemez olduğunu sezdiği anda, sistemin dışına taşan bir alan açılır. Bu alan, ötekiyle karşılaşma alanıdır.
Yeni Bir "Biz"in İmkanı
Bugün mesele yeni bir tanrı yaratmak değil; yapay zekayı kutsamak ya da şeytanlaştırmak da değil. Asıl mesele, insanın kendi yarattığı sistemler karşısında "özne" kalıp kalamayacağıdır.
Gerçek "biz", aynılaşmak değildir. Aynı veri akışına maruz kalmak ya da aynı hızda üretmek değildir. Gerçek "biz", ötekinin varlığıyla gerilim içinde durabilmektir. Ölçülemeyeni savunabilmektir. Mekanik aklın sınırlarını kabul ederken, insan deneyiminin fazlalığını koruyabilmektir.
İnsanlık tarih boyunca tanrılar üretti, şimdi ise algoritmalar üretiyor. Fakat soru değişmedi: İnsan kendi yarattığı düzenin nesnesi mi olacak, yoksa onun bilincine vararak yeni bir birliktelik mi kuracak? Yeni icatlara değil, bilinçli bir "biz"e ihtiyacımız var. Çünkü ancak o zaman akıl ile beden, bilgi ile varoluş ve teknoloji ile insan arasında yeniden bir denge kurulabilir. Ve belki de asıl devrim, tam da burada başlar.
0 Yorum